Yüzbinler, milyonlar bir araya gelip "bu savaşı durdurun" demeyi başaramazsak, sokaklar şoven, ırkçı kesimlerin hegemonyasına teslim olacak.
Ülkenin batısında kocaman bir politik boşluk var. Bu boşluğu dolduracak bir sol öngörüden, mücadele araçlarından ve kitlelerle buluşan politik akıldan çok uzaklardayız. Oysa bugünler, aylar öncesinden bağıra bağıra geliyordu. "Esnaf gerektiğinde polistir, Alperendir" diyen Cumhurbaşkanın sesi duyuluyor ve sokak ortasında insanlar, hepimizin seyircisi olduğu bir an içinde katlediliyordu.
HDP parti binaları kurşunlanıyor, mitingleri bombalanıyor, insanlar diri diri yakılmaya çalışılıyor, sokaklarda linç edilecek Kürt avına dönüşüyordu. (O günlerde henüz savaş başlamış değildi, unutmayın.) Seçimlerin sonuçları etkisiz hale getiriliyor, HDP’ye oy verenler, hedefe konuluyor ve tüm muhalif basın üzerinde terör estiriliyordu.
İktidar, barış görüşmeleri sürecinde dahi Kürdün canını almaya devam ediyor ve öldürülen Kürt çocukları, barışın selameti adına sessizce gömülüyordu.
"400 vekil vermezseniz kaos olur" diyen o tehdit, meydanlardan, televizyonlardan hiç eksik olmadı.
"Saray darbesi" olarak Türkiye siyasetine geçen seçimleri tanımama tavrı, Kürt bölgelerine ölüm olarak geri döndü.
Ve şimdi,
Dağlardan, taşlardan ölü topluyor insanlar. Sizi, "vatan, millet, bayrak" eziklenmesiyle avuta dursunlar, tek gerçek, bu ülkenin hepimize ölü toplatmasıdır.
Görüntüler, ağıtlar, gözyaşları, savaşa lanet eden seslenişler ve asker, polis ailelerinin iktidara yönelttiği öfkeler…
Bu durumun, devlet için nasıl bir tehdide dönüştüğünü, milliyetçi, şoven kırmızı çizgide nasıl bir delik açtığıni tartışmaya gerek yok.
Devlete ve iktidara duyulan bu öfkeyi bastırmak, öfkeyi Kürtlere yönelterek korkunç bir linç kampanyasına dönüştürmek için hızla harekete geçtiler.
Faşizm sokağa indi.
En zayıf, en korumasız olana yönelen ırkçı gelenek, mevsimlik Kürt işçilerine, insanların ten renginden, şivelerinden Kürt olup olmadığına bakmaya, yolu kesilenlerin "Kürt müsün?" sorusuyla linç edilmesine kadar uzanan bir hatta yaşanıyor.
Elinde bıçak, satır ve gözü dönmüş güruhların bir insana "Kürt müsün?" diye sormasını bir hayal edin.
Siz ne cevap verirdiniz?
"Bu devlet size ne yaptı lan" sesini duyuyor musunuz?
Veremediğiniz cevap, bu ülkenin en büyük sorunudur işte.
Gezi, Türkiye batısının en aydın, en entelektüel isyanıydı ve şimdi bu isyan milliyetçi, şoven politikaların altına itiliyor.
Eğer, yüzbinler, milyonlar olarak "savaşı durdurun" diyerek bir araya gelemezsek, ne yeni bir Türkiye kurabileceğiz, ne özgürlüklerimiz olacak, ne de halkların kardeşliği kalacak. En önemlisi, dün "Bize bunu yapan, Kürtlere neler yapmıştır" diye sorgulayan gençler, birden karşınıza faşizmin ürettiği sloganlarla çıkabilir.
Çünkü dolduramadığımız boşluğu, faşizm hızla kapatır.
Ürettiğimiz politikaları, ittifakları, birliktelikleri, birbirimize mesafelenmek yerine yan yana gelişleri faşizme karşı mücadele temelinde ele alamazsak, yaşanacak olan budur.
Bu mücadeleyi örgütlemek yerine, sorunu Kürt Özgürlük Hareketi’nin meşru savunmasına yöneltmek, devletin ve iktidarın "terör" propagandasına kapılmaktır. Gerçeği gözardı edip, bulunduğu noktayı sistemin ağzı haline getirmektir.
Eğer, rejim değişikliğini ilan etmiş bir Saray darbesinden bahsediyorsak, yapılması gereken ona ve onu yaratan sisteme karşı direnmektir. "Bu bir Saray darbesidir" tespitini yapıp, sonra bunun sorumlusu olarak direnenleri suçlarsanız, o darbenin bir parçası olursunuz. Bir bakmışsınız, "Kürtlerle mücadele bizim işimiz" diyen bir yerde konumlanmışsınız.
Şimdi yapılması gereken tek şey, iktidarın savaş politikasına karşı çıkmak ve karşı çıkışı örgütleyerek, sokaktaki boşluğu doldurmaktır.
Bu ülkenin devrimci mücadele geleneği, bunu yapabilecek deneyime ve güce sahip.
Öyle oldu, böyle oldu, şöyle oldu şeklindeki olay takipçiliğinden çıkıp, bir an önce sokağın barıştan yana moral üstünlüğünü, tüm demokrasi güçleri yeniden kazanmalıdır.