Geçen hafta 1 Kasım’da “sağın elde ettiği başarı”nın neden olduğu hayal kırıklığımızı tartışmış, solun beklenen başarıyı gösterememesinden kaynaklanan hayal kırıklığımızın tartışmasını ise bu haftaya bırakmıştım. Ama anlaşılan sözümü tutamayacağım. Biz seçimi tartışırken, devlet Silvan Kuşatması ile karşı devrimci sürece düzey atlattı çünkü.
Bugün kuşatmanın 12. günü ve şu ana kadar yirmi dolayında insan öldürüldü. 4-12 Eylül Cizre Kuşatması’yla karşılaştırıldığında çok daha vahşi, çok daha kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıyayız. 1 Kasım sonrasındaki siyasi sürecin gelişme yönünü anlamamız açısından Cizre ve Silvan kuşatmalarının karşılıklı bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor.
Silvan Kuşatması, devletin Cizre Kuşatması’nda kullandığı yöntemleri kurumsallaştırdığını ve halkın direnme gücüne bağlı olarak yeni saldırı güçleriyle tahkim etmeyi planladığını gösteriyor. Yaralıların hastaneye götürülemediği, ölülerin gömülemediği, halkın açlığa terkedildiği bir “sokağa çıkma yasağı“ uygulaması, gayrı nizami güçlerin, keskin nişancıların, havan kullanımının ön planda olduğu bir savaş yöntemi, “kuşatma atmosferi” yaratmaya yönelik bir psikolojik harp tekniği... Bunları Cizre’de görmüştük. Silvan’da, Cizre’de görmediklerimiz var: Ordu ve zırhlı birlikler, Cizre Kuşatması‘nda kent içerisine girmemiş, çatışmalarda yer almamıştı. Silvan Kuşatması’nda her ikisini de yapıyor. Cizre’de askeri helikopterlerle mahalleler bombalanmamıştı. Silvan’da mahallelerin havadan bombalanması da var.
Demek ki, 7 Haziran – 1 Kasım arasında estirilen devlet terörü, vadesi 1 Kasım’da dolacak bir “seçim operasyonu”ndan ibaret değilmiş.
Ortada bir “isyan bastırma ve cezalandırma” konsepti var. İlçelerin boşaltılmasının dahi ge alındığı anlaşılan bu konsept, ‘93-96 Kirli Savaşı’nın “köy boşaltmalar”ını andırıyor ama hem ölçeği, hem de bağlamı farklı.
‘93’teki köy boşaltmalarının stratejik hedefi gerillanın kırsal desteğini yok etmekdi. Bugünkü “ilçe kuşatmaları”nın stratejik askeri ve politik hedefinin ise öz-savunma ve öz-yönetim denemelerini yenilgiye uğratma olduğu anlaşılıyor.
İktidar sözcülerinin yalanlarla bezeli “özgürleştirme” jargonu incelendiğinde, Silvan Kuşatması’nın 1980 yazında Fatsa’da gerçekleştirilen “Nokta Operasyonu”yla benzerliği dikkat çekiyor. O dönemin faşist basını Nokta Operasyonu’nu meşrulaştırmaya çalışırlarken, Fatsa’da halkın öz-yönetim organları olan “Halk Komiteleri”nin “halkı göçe zorladığı”ndan dem vuruyorlardı. Şimdi de havuz medyası yazarları, Silvan Kuşatması’nı Silvan’da halkın PKK tarafından göçe zorlandığını ileri sürerek meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
1 Kasım’a kadar kent çatışmalarına girmeyen TSK’nın 1 Kasım’dan sonraki saldırılarda, saldırıların kapsamını ve şiddetini katlayan katılımı, “öz-savunma hareketlerini kırma” meselesinin bir “Milli Güvenlik Hedefi” haline geldiğini gösteriyor.
Demirel Fatsa’daki Nokta Operasyonu’nu “bırakırsak bin Fatsa olur” diyerek açıklıyordu. “Bırakılsaydı bin Fatsa olur muydu; bin Fatsa olsaydı ne olurdu” sorularının yanıtını ise Kenan Evren 12 Eylül darbesinden sonra “şimdi burada biz değil Fatsa’dakiler konuşuyor olacaktı“ diyerek vermişti.
Bıraksalar bin Fatsa olur muydu? Olurdu.
Bin Fatsa olsa, kötü mü olurdu? Devrim olur muydu, olmaz mıydı bilinmez ama, 12 Eylül olamazdı.
Silvan ve öz savunmanın boy verdiği diğer Kürt kentlerine ilişkin bu saldırganlığın altında aynı darbeci-faşist zihniyet var. “Bırakırsanız bin Cizre, bin Silvan olur!”
Bırakırlarsa bin Cizre, bin Silvan olur mu? Olur!
Peki bin Cizre, bin Silvan olursa kötü mü olur?
Devletin asıl kaygısı da bu soruda gizli. Öz savunma şemsiyesinin altında boy verecek öz yönetimler yaygınlaşırsa Türkiye halkını mezhepçi faşizme razı etmek mümkün olmaz.
Biz de devletin sorduğu soruyu tersinden sormalıyız:
Fatsa yenilince Türkiye halkı yenilmişti. Ya Silvan yenilir, öz-savunma yenilir, demokratik öz yönetim hayali kana ve ateşe boğulursa?