
Ulus gazetesi yazarının Hitler’in zaferiyle sonuçlanan Alman seçimlerine yaklaşımı, liberallerin 2 Haziran 2009 seçimlerinde AKP ve lideri Erdoğan’ın başarısına yaklaşımıyla nerdeyse örtüşüyor. Erdoğan’ın seçimler öncesinde dilinden düşürmediği ‘de-mokratik açılım’ palavrasına herkesi en fazla inandırmaya çalışanlar liberaller oldu. Bunlar AKP’nin seçim başarısını vaatlerinin önemi kadar Erdoğan’ın karizmatik kişiliğinin çekiciliğine bağladılar. Hitler onbaşılıktan Führer mertebesine çıkartılmıştı ya, onlar da Erdoğan gibi eski yarı profesyonel bir futbolcudan bir ‘ulusal kahraman’ yaratmaya çalıştılar.
Türk medyasının kalemşorları benzer şeyi daha önceleri de yapmışlardı. Doğru tek bir cümle kurmasını bilmeyen CIA ajanı Tansu Çiller’i görücüye çıkmış genç kız misali süsleyip püsleyerek, ‘dünyanın en güzel başbakanı’ diye Batı’ya peşkeş çekmişler-di. Faşizm liderin mutlak otoritesini esas alan bir rejimdir ve kendisini mutlak güç yapmanın en emin yolu lideri bir ‘kahraman’ olarak sunmaktır. Egemen erkeğin siyasi dünyasına katılmış erkekleşen kadını temsil etse de, biyolojik açıdan kadın olmaktan çıkaramadıkları için, Çiller’i kahramanlaştıranlar, “İşte yeni Atatürk” diyemediler; kendisine ‘Anatürk’ unvanını bahşetmekle yetindiler. ‘Anatürk’ Tansu, Mehmetçik medyanın bu teveccühünü boşa çıkarmadı. Bu ülkenin nur yüzlü aydınları ve sanatçılarını diri diri yaktı. Faili meçhul denilen korkunç cinayetlerle on yedi bin masum Kürt insanının kanını döktü. Kürt coğrafyasını insan-sızlaştırdı. Beş bin kadar köy ve mezrayı yakıp yerle bir etti. Ülkeyi bir mezbahaya çevirdi. Zindanları tıka basa doldurdu.
Liberaller de aynı yolda ilerleyerek, Erdoğan’a ve partisine de iltifatlar yağdırdılar. İçeriği konusunda ortada henüz netleşmiş hiçbir şey yokken, dillendirilen ‘demokratik açılım’ sanki hayat bulmuş gibi bir hava estirdiler. Yaptıkları propagandalarla seçme-ni AKP’ye yönlendirmede önemli rol oynadılar. Tabii demokrasinin kilit sorunu Kürt sorunu olduğundan, Erdoğan’ın “Kürt soru-nu benim sorunumdur” sözünden yola çıkarak, bu sözde açılıma ‘Kürt açılımı’ adını verdiler. Bunlardan bir kısmının tutumu ‘de-mokratik açılım’ söyleminin yarattığı etkiden kaynaklansa da, ezici çoğunluğu AKP’nin nasıl bir kumaştan dokunduğunu bilerek hareket etti. Özcesi, AKP’nin seçim başarısı büyük ölçüde liberallerin eseri oldu. Onların gayretkeş parlatma çabaları olmasaydı, seçimleri kazanması kesin olsa bile, AKP’nin mevcut başarı grafiğini yakalaması kesinlikle mümkün olmayacaktı. Kısacası libe-raller AKP ve lideri Erdoğan’a bir çeşit ‘yıkama-yağlama servisi’ gibi hizmet sundular.
Hitler’in başarı düzeyini yakalamasa da, Haziran seçimlerinde aldığı yüzde elli civarındaki oy, liberallerin Erdoğan’ı gerçek bir kahraman gibi değerlendirmelerine yetti. Davos’taki ‘One Minute’ çıkışı ve kardeş örgüt Hamas’ı kollayıp görünürde İsrail’i kar-şısına alması da eklenince, Erdoğan birden ‘bölgesel lider’ konumuna yükseltiliverdi. İşler bir bakıma ABD’nin Türkiye ve AKP iktidarı için öngördüğü ‘vizyoner ülke’ projesine uygun tarzda yürüyormuş gibi görünüyordu. Liberallerin propagandasına bakılır-sa, Arap ülkelerinde totaliter rejimlere karşı gelişen halk hareketleri Erdoğan’ı ve partisini kendilerine örnek alıyorlardı.
Ancak liberallerin sahte kahramanının foyası daha seçim propagandaları sürecinde ortaya çıktı. AKP’nin ampulü oldukça er-ken patladı. Kürdistan’da BDP karşısında gerilediğini ve Kürt halkını artık aldatamayacağını anlayan Erdoğan, bu durum karşısın-da yüzündeki demokrat maskesini indirmek zorunda kaldı. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın idamını bu süreçte gündemleştirdi. “O zaman biz iktidarda olsaydık Apo’yu kesinlikle asardık” dedi. Erdoğan’ın bu çıkışı sadece milliyetçi oyları çekme manevrasını anlatmıyor, tersine gerçek niyetini gözler önüne seriyordu. İdam sehpasının yağlı ipine sevdalılık tüm faşist liderlerin ortak özelli-ğiydi. Erdoğan da ekranlardan herkese bu aşkını itiraf ediyor, başka bir deyişle şecaat arz ederken sirkatini ele veriyordu. Oysa idam cezasının kaldırılması Türkiye’de atılmış yegane demokratik adımdı. Bu adımı içine sindiremeyen Erdoğan, böylelikle sa-vunduğu açılımın yüzünün Cehennem kapısının açılmasına dönük olduğunu özellikle Kürt halkına göstermiş oldu.
Şimdi ‘takke düştü, kel göründü’ denilen durumun çok daha ötesine geçmiş bulunuyoruz. ‘Sultan’ Erdoğan özellikle Kürt hal-kının gözünde artık anadan doğma üryandır. Gerçi eskiden de öyleydi; fakat çıplaklığı ortadayken, hikâyedeki üçkâğıtçı terziler gibi davranan liberaller ‘görünmez giysiler’ içindeki ‘Sultan’ı alkışlıyor ve herkesi kendileri gibi alkışlamaya davet ediyorlardı. Ne var ki Kürt Özgürlük Hareketi bu şaklabanlığa son verdi. Oyunu bitirdi ve ‘çıplak kral’ ayıplarıyla orta yerde kalakaldı.
Erdoğan seçim öncesinde ateşkese muhtaçtı. Bu nedenle İmralı ile ilişki kurdu, Oslo’da KCK heyetiyle görüşmeler yaptı. İşin protokoller hazırlamaya dek ilerlemesine ortam sundu. Kendince PKK’yi oyalamış ve topyekûn bir saldırı için zaman kazanmıştı. Önder Öcalan’ın idamını tartışmaya açtığında ise, PKK’nin seçimleri sabote edecek bir girişimde bulunmayacağından emindi. Dolayısıyla PKK’nin ‘ateşkes kıyağı’nı iyi değerlendirdi ve bu sayede oy oranını yüzde 50’ye kadar çıkardı. Seçim sonuçları açık-landığında köprüyü geçmiş olduğu için İmralı ile ilişkileri bitirdi, Oslo görüşmelerine son verdi. Yeşil Türkçü faşizm iktidarını sağlama almış sayılırdı. Artık Kürt halkına ve dostlarına karşı hazırlandığı topyekûn savaşı geliştirebilirdi.
Sırtlan dişlerini göstermesine bakmayın, AKP iktidar koltuğuna oturmasını PKK’nin mücadelesine borçludur. PKK, inkâr ve imha sistemine karşı kırkıncı yılına giren kesintisiz direnişiyle halklarımızın özgürlük ve demokrasi özlemlerini açığa çıkarıp güçlendirdi. Bu özlemlere yanıt vermesi gerekenler elbette sosyalist ve demokratik güçlerdi. Ancak sol hareket bu göreve karşılık vermeyince, ortaya çıkan boşluğu değerlendiren AKP, odun kırıcının hınk deyicisi misali bedavadan iktidar oldu. Hitler de bu tür bir boşluğu fırsat bilip iktidara gelmiş ve insanlık tarihinin en kanlı savaşını başlatmıştı.
Emeksiz başarı ve boşluktan yararlanma fırsatçılığı, AKP’yi ne oldum delisi yaptı. İktidar koltuğunun sağladığı tatlı kârlar, ya-kaladığı bu fırsatın elinden kaçmaması için onu tüm muhalefet odaklarını şiddetle bastırmaya yöneltti. ‘Çingene paşalığı’ Başba-kan şahsında ete kemiğe büründü. Abdülhamitçilik yeniden hortlatıldı. Ortalık ‘zehir hafiye’lerden geçilmez oldu. Tüm toplum büyük gözaltına alındı. Puşi takmak, ‘ideolojik şarkı’ söylemek, akademide ders vermek bile ‘Sultan’a itaatsizlik sayıldı. Atlantik ötesindeki ‘Gâvur İmam’ın üfleyip okuttuğu AKP polisi, itaatsizlik suçunu işleyen herkesi toplayıp zindanlara tıkarak hadlerini bildirdi. Nazilerin gaz odaları pratiğini kentlerin meydanları, caddeleri ve sokaklarına taşıdı.
Eski futbolcu Başbakanın sıraladığı ‘tek-tek’ler nakaratına şimdi bir de ‘Tek Adam’ eklenmiş durumdadır. Mutlak otorite ola-rak ‘Tek Adam’ artık her şeydir: Askeri komutandır, polistir, yargıçtır, savcıdır, cellattır, tanrı-kraldır, zilullahtır. ‘Tek Adam’ın korkulu rüyası ise PKK’dir, Kürt Özgürlük Hareketi’dir, KCK’dir, egemen erkek sisteminin içine tüküren yiğit Kürt kadınlarıdır, civanmert Kürt gençleridir, Kürtlerin aydınlık yüzlü Türkiyeli dostlarıdır. ‘Tek Adam’ heyulaymış gibi ürktüğü bu güçler karşı-sında sanki bir Azeri türküsünün kendi ruh haline uyarladığı biçimini mırıldanır gibidir: “Kükremiş aslan görirem, yırtıcı kaplan görirem, heç korkmirem; harda bir Kürt civan görirem, harda KCK’li insan görirem, korkirem Necdet, korkirem!”
Her faşist lider ve şürekası gibi Yeşil Türkçü faşizmin tekçi lideri ve ırkçı obası da halkların özgürlüğe doğru yürüyüşünden duyduğu korkunun esiri olmuştur. Ne ‘İmamın Ordusu’nun gaz bombaları ve temerküz kampları uygulaması, ne Kimyasal Nec-det’in zehirli silahları, ne de Atlantik ötesindeki ‘Gâvur İmam’ın okuyup üflemesi bu korkuyu hitama erdirebilir. Yeşil Türkçü faşizmi ve liderini bitirecek olan, bu müthiş korkuyla haysiyetli her insana uyguladığı terördür.