“İlk sanrılarımı gördüğümde on altı yaşındaydım. Birdenbire, uluyan gerçeklik dalgalarıyla çevrelenmiş, her yandan gerçekliğin saldırısına uğramış durumda görmüştüm kendimi. Çok gençtim, psikiyatriyle ilgili hiç bilgim yoktu; ekranımda Vietnam’da çekilmiş fotoğrafları, Afrika’da ölen şiş karınlı çocukları, üstüme atlayan asker cesetlerini gördükçe gerçekten delirdiğimi ve sanrılar gördüğümü sanıyordum. Böylece yavaş yavaş, kendim bile farkında olmadan, çeşitli hastanelere sığınmama olanak tanıyan savunma sistemimi geliştirmeye başladım.”

Romain Gary, Émile Ajar takma adıyla yazdığı “Yalan-Roman”nın* ilk sayfalarında karakterine bunları söyletir. Dünyayı kasıp kavuran ızdıraplardan kaçamayan bir yazarı anlatır roman. ‘Normal’ bir vatandaş değildir, insanlığın yaşadığı zulümlerden kendini sorumlu hissetmekte ve bundan acı çekmektedir. Bilincinin ağırlığını taşıyamaz hale gelince, çareyi psikiyatrik tedavide bulur. Sonunda tedavi başarılı olur ve yazar ‘iyileşir’; o da ‘mış gibi’ yapmayı öğrenir. Uzun zamandır yazmakta olduğu kitabını da bitirmiştir. Mutlu son: Artık herkes gibi normal bir insandır.

‘Mış gibi yapmak’, Oğuz Atay’ın da ilgisini en fazla çeken davranış biçimidir. Türkiye’nin Ruhu adlı projesini yazmaya ömrü yetmemiş olsa da, bu toplumun ruhunu çok iyi kavradığına kuşku olmayan yazarımızın hikâye karakterleri, ‘tutunabilmek’ için bu harcıalem oyuna katılırlar. “Hayata dayanamayan her insan gibi yapılır oyunda: -mış gibi yapılır.” (Tehlikeli Oyunlar) Ölümünden yıllar sonra yayınlanan “Günlük”ünde de şöyle yazmıştı: “Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya… mesele yok.”

Milli sporumuz ‘mış gibi’ye dair edebiyat sofrasından tadımlık bir alıntı daha; Hakan Günday’ın “AZ” adlı romanından: “Her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı. Çünkü görünene aldanmak, hayatı dayanılır kılmanın ilk şartıydı.”

Bu görünene gönüllüce aldanma hali, yalnızca bize özgü bir eğilim değil neyse ki; geçen yılın sonlarına doğru BBC’de yayınlandıktan sonra hayli tartışılan bir belgesele göre, çağımızın bir fenomeni. İktidarın gizli mekanizmalarını açığa çıkaran filmleriyle tanıdığımız Adam Curtis, “HyperNormalisation” adlı son belgeselinde, içinde yaşadığımız distopik çağı tarif etmek üzere bu kavramı öneriyor.

Hiper-normalleştirme kavramının isim babası (nedense filmde adı anılmayıp ‘bir Sovyet yazar’ diye geçen) Rus antropoloji profesörü Alexei Yurchak. St Petersburg’da doğup büyümüş, Sovyet Birliği’nin duraklama ve çöküş dönemine tanıklık etmiş olan Yurchak, 2005 yılında ABD’de yayınlanan “Everything Was Forever, Until It Was No More: The Last Soviet Generation” adlı kitabında, ‘geç sosyalizm’ olarak nitelediği Perestroyka öncesi dönemde yaşamış son Sovyet kuşağının ruh halini ve sosyal kodlarını çözümlemeye çalışır.

Ona göre, Sovyetler Birliği’nde tıkanan sistem kaçınılmaz bir çöküşe doğru giderken, devletin teknokratları her şey plana uygun yürüyormuş, sistem tıkır tıkır işliyormuş gibi davranıyor, vatandaşlar da buna inanmış görünüyordu. Çünkü görünürde başka alternatif yoktu, durumun değişebileceğine dair inanç (yoksa ‘hayal gücü’ mü demeli?) kaybolmuştu. İşte bu, hiper-normalleştirme mucizesinin başarısıydı yazara göre.

Adam Curtis, kışkırtıcı belgeselinde bu kavramı günümüzün küresel distopyasını tarif etmek için kullanıyor. Sonu yıkıma gidecek bir vahşi kapitalist fanusun içinde yaşayıp giden, başka alternatif göremediği için her garabeti ‘normal’ karşılayan kitlelerin çağı…

Günümüzde iktidarın yolu, kitleyi sahte bir gerçekliğin içine hapsederek ‘her şey yolunda’ telkinleriyle uyutmaktan geçiyor. Trump-Putin-Esad-Erdoğan’gillerin dünyasında bilgiyi manipüle etmek için kurulmuş trol orduları, artık en az ellerindeki silahlı ordular kadar önemli. (Suriye çıkarmasında silahlı ordu 71 kayıp verirken, trol ordusu hiç fire vermedi: Türk birlikleri ‘başarılı’ olmuş, merak edilecek sorgulanacak bir durum yokmuş, her şey yolundaymış!)

Arno Gruen’nin “Normalliğin Deliliği – Hastalık Olarak Gerçekçilik” kitabından bir tespitle bitirelim: “Gerçek dünyada insani değerlerin yitimine katlanamayanlar ‘deli’ kabul edilirken, insani köklerinden kopmuş olanlar ‘normal’ olarak onay bulur.”

Ajar’ın roman kahramanı gibi tedaviye boyun eğip normalleşmek istiyor muyuz? Elbette #Hayır! O halde, hayal gücünün iktidarı için, yaşasın ‘deli’lerin örgütlü birlikteliği!

(*) Ajar, Émile (2011). “Yalan-Roman”. Çev., Roza Hakmen. İstanbul: Agora Kitaplığı