Yalancılık bir yaşama biçimidir. Her hırsız „işe” çıkmadan önce, yakalandığı takdirde, söyleyeceği yalanı aklında hazır tutar. Bu kurguyla yola çıkanlar, önce kendilerine, birbirine, sonra dönüp dünyaya yalan söyleyerek, bugüne kadar geldiler.
Tarihleri yalandı. Coğrafyaları, kimlikleri, kişilikleri, dinleri dindarlıkları yalandı. Yalanlar dolambacında, ölü halklar yerde bırak, acıdan mutluluk yaratmaya baktılar.
Daha dün birileri, „medeniyetin ufuklarında, medeniyetler açan Türk” nutukları atarken, bunları bize sunan bir Türk televizyon kanalı, hemen ardından Nazım Alpman’ın „Trakya Yahudilerinin soykırımı”nı anlatan belgeselini yayımlıyordu. Yalandan Yahudi kurtarıcısı oynayanlar, hakiki hallerinde „soykırımcı”ydı. (Bir halkı topluca yerinden etmek, sürmek de soykırımdır. Kurbanlarından biri de Kürtlerdir)
Nazım Alpman’ın insanca ses ve görüntülerinden hemen sonra, Alman Sat 3 kanalı, tanıkların anlatımları, Alman, Amerika ve öteki devlet konsoloslarının raporlarıyla Ermeni soykırımını yayımlamaya başladı. Çocuk, kadın, ihtiyarların yerde yattığı ölüm tarlaları, ortalıkta şaşkınca dolaşan anasız, babasız, kimsesiz çocuklar, daha sonra Hitler’in kullanacağı kapalı hayvan vagonlarıyla kitlesel nakiller...
Atatürk Ermeni soykırımı sürecinde, „bu medeniyet”in ordusunda görevli subay, Yahudi vurgunu, Kürt soykırımında, tartışmasız tek şefti...
Kürdistan’da, „Ruhunu sevdiğim” bu „medeniyet”, taş taş üstünde, gövde üstünde baş bırakmamaya çabaladığı, son isyanın lideri Abdullah Öcalan’ı esir aldığı halde Kürdistan’ın direnişini kıramadı.
Öcalan, günlük hayatının bütün ayrıntıları 24 saat gözetlenen, dört duvar arasına sıkıştırılmış, elleri, kolları, ağzı da bağlı bir esirdir, ellerinde.
Kendilerine yakışan „mertlikle”, söz, davranış ve bakışlarıyla aşağılamaları bir yana, geçmişte dövdükleri de açıklanmıştır.  Düşmanca davranan gardiyanların dışında, dünyayla bütün bağları, bağlantıları haftada bir saatlik görüşme yapan avukatları ve okumasında „sakınca” görülmeyen Türk gazeteleridir.
Öbür yanda, bu şartlarda tuttukları liderle, pazarlık yürütmektedirler. En son, bir „barış konseyi” kurulmasında anlaştıkları açıklanmıştı.
Açıklama var, fakat fiili hayatta „konsey” ve elle tutulur sonuçları yoktu. Türk tarafı öldürmenin diliyle konuşmaya devam ediyor, ordusu, can almak için, habire Kürdistan dağlarına yayılıyordu.
PKK’nin kuruluşundan beri yönetim kadrolarının tepelerinde bulunan, gerillanın en saygın liderlerden Cemil Bayık, manzaraya bakıp, „barış konseyinin büyük yalan ve aldatmacadan ibaret” olduğu gerçeğini açıklayınca, entrikayı yaşama biçimi yapanlar, bu kez, „böl ve yönet” fitnesiyle ortaya çıkıp, „birbirine düştüler” demeye başladılar.
Oysa Cemil Bayık, ta ilk günden beri, Öcalan’ın en yakınlarından biriydi. Öcalan’ın en çok güvendiği kadro adamı, deneyimli bir gerilla lideriydi. Ama, sayısız yalanın tanığı, dahası sonuçlarını yaşayanıydı.
Öcalan’ın ele geçirilmesinden sonra, „gerilla sınır dışına çekilsin, meseleyi hal yoluna koyalım” dediklerinde, tepedeki adamdı. Gerillanın çekilişi sırasında, girişilen katliamı yüreği kanayarak seyretti. Elle tutulan sonuç, koskocaman bir kandırılmaydı.
TC’nin canını sıkan en büyük Kürdistan’i oluşumların başında, temsilcileri Kürtlerce seçilen Avrupa’daki „Sürgünde Kürdistan Parlamentosu” ve Kürdistan yardım kurumu „Hevya Sor” idi. Bunlar da, onurlu bir barış uğruna mı feda edildi, bilmiyorum.
Sonraki taklalarda „ateşkes olsun, konuşmaya oturalım” demelerinin sonuçları da hep, Kürdistan çocuklarının katliamıyla sonuçlandı. 
TC’nin „Kürt açılımı”na, „Barış heyeti” cevabı, Cenevre görüşmelerinin sonucuydu. Ama Kürdistan, „teslim olmadık” deyince, toplu tutuklama salvoları geldi.
Cemil Bayık’ın yalan, dolandırma ve kandırma hamlelerini deşifre etmesiyle, „böl ve yönet” entrikalarını işletmeye başladılar. Senaryoları çıkarmaya kalkıştılar. Her gün aşağıladıkları, hakaretler yağdırdıkları Öcalan’ı „iyi”, Bayık ve „şahin” dedikleri liderler „kötü Kürt” oldu, bu defa.
Oysa bu menavralar, yalancının kendini kandırmasıydı. Cengiz Çandar raporunun da teslim ettiği gerçekle, Kürt hareketi içinde, „güvercin ve şahin kanat” yoktur. Osman Öcalan tipleri kaçıp gidebilir, kimileri „ben bir aydın olarak” söylemiyle karşı cepheye sıçrayabilir, ama Kürdistan’a adanmışlık konusunda, hareket homojen, biri neyse, öteki de odur. „Böl ve yönet” taktiği, düşmanlarının beyhude yere kendilerini kandırmasıdır.
Kürdistan büyüsü konusundaki homojen güçleri sayesinde, „yap göreyim” diyorlar.
Onun için, nafile fesatlıklarla „böl sonra yönet” yalanlarıyla kendilerini kandıracaklarına, insanlık yangınına çare arasalar...
Orduları dağlara yaymak, askerler ölünce, yavrusunu yutan timsahın göz yaşlarıyla „yüreklere ateş düştü” demek, sonra intikam naraları haykırmak çözüm olsaydı dedeleri, babaları Kürdistan’ı teslim alır, „ne mutlu Türküm diyene” diye bağırtarak, meseleyi hal ederdi. „Böl ve yönet” entrikasının mimarı ataları, babalarıydı, çünkü.
O nedenle „yalanı bırak, hakikiliğe bak” diyoruz. Gerçeğin yolu ise Kürdistan’ın çalınmış özgürlüğünün, sahibine tesliminde geçer.