Türkiye’de siyasal iktidarlar medyayı kendi iktidarlarının çıkarları için kullanmayı amaçlamış, medyanın özgür ve bağımsız kimliğini yaralamış, ellerindeki imkanlarla bağımlı bir medya yaratmaya çalışmışlardır. Hele son yıllarda Kürt sorunu konusundaki çarpıtmalarla iş çığırından çıkarılmıştır.
Medya; iktidarın ve resmi ideolojinin sözcüsü ve elemanı; polis, asker, parti militanı gibi davrandı ve bu şekilde yayın yaptı hep.
Savaş gerçeği, bunun toplumsal yansımaları ve birikerek günümüze kadar gelen sonuçları, merkez medya tarafından doğru izlenip, kamuya doğru aktarılmamıştır. Yaygın medyanın militer, milliyetçi, ötekileştirici, savaşçı ve intikamcı söylemi, kamuda Kürt sorununa karşı yanlış bakış açılarının oluşmasına neden olmuş, önyargı, öfke ve nefret aşılamıştır.
Gerçekleri söylemeye ve yazmaya çalışan merkez medya dışındaki muhalif-özgür basın ise yoğun bir baskı görüyor, sansür, kapatma ve cezalara maruz kalıyor.
Geçenlerde yayınlanan AB -Avrupa Komisyonu’nun 2012 Türkiye İlerleme Raporu’unda da basındaki ifade özgürlüğü ihlallerindeki yükselişe, Terörle Mücadele Kanununun (TMK), suiistimallere neden olduğuna ve ayrıca otosansürün de giderek yaygınlaştığına dikkat çekiliyor.
***
Merkez medya, şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç oldu hep. Barışı, ulusların ve halkların eşitliğini savunmak yerine; insanlar ve topluluklar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayınlar yaptı. Ötekileştirdiği grupları tehdit edici ‘potansiyel risk ve tehdit saçan öcüler’ gibi sunarak toplumdaki ‘öteki’ gruplara karşı nefret söylemi ve suçlarını kışkırttı. Kürt sorununu terörizmle özdeşleştirerek türlü komplo teorileriyle  aslında böyle bir sorunun olmadığı söylemini oluşturmaya çalıştı. Ve bugün gelinen noktada Kürt Sorunu’nda başka toplumsal sorunlarda karşılaştığımızdan daha derin bir ‘algı farklılaşması’ yaratıldı.
Olay ve olguların veriliş ve yorumlanışına bakın nasıl da benzeşiyor. Söylemler aynı, replikler ve tepkiler aynı... Aynı paradigmanın ezberleriyle yorumlanıyor her şey, aynı volümden ve aynı perdeden konuşuluyor. Bir mağduriyet karşısında susmada da, yok saymada da, savaş tamtamları çalmada da aynı.
Yalan yanlış bilgileri doğruymuş gibi yansıtarak insanları yanıltmak, propaganda ve „bilgi kirliliği“ moda tabiriyle „dezenformasyon“ bu ülkenin merkez medyasında hiç eksik olmadı. Bu yüzden insanlar empatiden, insani değerlerden yoksun ırkçı ve saldırgan bir hale dönüştüler.
Siyaset erbabının kışkırtıcı, ayırımcı diline medyanın nefreti makamındaki tarafgir ve önyargılı dili de eklenince, Türkiye’de zaten öteden beri var olan “öteki”ne yönelik düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü. Bu durum da kaçınılmaz olarak toplumun farklı kesimlerinde kırılma ve kopmalara çanak tutuyor.
Medyanın gerçekliğin belli boyutlarını vurgulayıp, belli boyutlarını örtpas ederek bir görüntü yaratması, yalan haberden çok daha tehlikeli olan durum. Çünkü manipülasyonda gerçeklik kırıntıları bulunduğundan, insan zihni  olayı sorgulamadan daha rahat „doğru“ kabul edebiliyor.
***
Askeri yöntemlerle, operasyonlarla olduğu gibi tehditkar, itici ve suçlayıcı bir dille ve söylemle de anlaşma ve barış sağlanamaz.
Medya etiği, hem iletişim özgürlüğünün korunması, hem de medya mensuplarının sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi açısından vazgeçilmezdir. Bugün tüm medya kuruluşlarının, bu hassas süreçte, oto-sansür uygulamadan ve savaş dilini kullanmadan evrensel medya ilkelerine uygun davranması tarihsel bir sorumluluktur.
Gerçekten barış istiyorsa medyanın bu çarpıtmaları, yalan-dolanları bırakması gerekiyor. Medya, çatışmaları meşrulaştıran, olağanlaştıran söylemini terk etmeli, dilini, ahlakını ve değerlerini gözden geçirmeli ve sorumluluk üstlenmelidir.