Ölümlerin, katliamların her gün hava raporu gibi verildiği bir süreçten geçiyoruz. Türkiye bizzat yönetenler tarafından gittikçe daralan bir kıskaç altına sokuluyor. Oldu bittilerle ülke sarayın fiili yönetimine alınmaya çalışılıyor.
Yaşanan olaylar üzerine başta cumhurun başı olmak üzere çoğu düzen aktörleri, tıpkı bir tiyatro oyunu gibi her gün maskelerini takıp, ezberlenen repliklerle defalarca izlediğimiz bir oyunu yeniden sahneliyor. Kendilerine mikrofon uzatılan şakşakçı, sahibinin sesi cümle yandaş zevat da ciddi adam pozları takınarak, hamasetin dümen suyunda, yalanlarla, çarpıtmalarla, algı operasyonlarıyla savaş tamtamları çalarak sahnedeki yerlerini alıp çatışmaya çanak tutuyor.
Erdoğan işi o kadar azıttı ki; paradigmasını ırkçılık üzerine inşa etmiş bir partinin başkanı olan, oyları bile "serefli, şerefsiz" diye kategorilere ayırabilecek kadar gözü dönmüş bir Devlet Bahçeli bile, Erdoğan’ı kastederek; "Bu cüret ve aymazlıkla nereye gidiliyor. Yerli Hitler istemiyoruz" diyebiliyor. Evet. Alman faşizminin propaganda tekniklerine ne kadar da benziyor bu durum ve duruşlar. Bakınız Hitler ne diyordu: "Halk, büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha çabuk inanır. Asla kendinden başka bir seçeneğe hareket alanı bırakma. Asla kabahat üstlenme. Sadece bir rakibine odaklan ve kötü giden her şeyi onun üzerine yık. Hatalı olduğunu veya yanlış yaptığını asla kabul etme. Bir yalanı yeteri kadar sıklıkla tekrarlarsan, halk eninde sonunda ona inanır. Halkı her zaman ateşle. Asla soğumasına izin verme. Asla rakibinin üstün bir yanı olduğunu kabul etme."
Bu taktikleri Tv'lerde, gazetelerde çok gördük değil mi? İşte bu tekniklerle halkın geniş bir kesimi de olayların gerçek sebeplerini anlamaya çalışmak yerine, olan biteni yargılamadan bilinçsizce benimser duruma getirilmiş. Bireysel psikoloji ekolünün kurucusu Alfred Adler; savaş karşıtı bir yazısında halkın savaşçı bir eğilimle beslendiğinde, propagandalar ile birlikte, özellikle kişilikleri ve yaşantıları ile ilgili sorunlar da yaşıyorlarsa, savaş fanatiği haline gelebildiğini belirtir. Adler'e göre; "halkın çoğunluğu durumu yeterince netlikte bilemedikleri ve değerlendiremedikleri için, baştaki yöneticilerin isteği ile savaşa destek verir."
***
Bizi insan kılan duygu ve değerleri, ilgi ve sevgimizi düşünsel düzeyde var edemediğimiz sürece, insan onuruna ve varoluşuna yönelik saldırıların karşısında yer alamayız. Daha koyu bir faşizme doğru koşar adım gittiğimiz şu günlerde iyimser olmanın imkanını göremiyorsak da sessiz kalmak olan bitene ortak olmak anlamına gelir. Öznesi halk olan, savaş karşıtı geniş bir demokrasi blokuna ihtiyaç var.
Muktedir pozlarına ve söylemlerine kanmayalım. Aslında korkuyorlar, korktukları için yüksek volümden konuşuyorlar. Gerçeklerin bilinmesini istemiyorlar. Nazım Usta’nın dediği gibi;
"yalanla besliyorlar sizi" - "…söz yalan söylüyorsa, / ses yalan söylüyorsa, / ellerinizden geçinen / ve ellerinizden başka her şey yalan söylüyorsa, / elleriniz balçık gibi itaatli, / elleriniz karanlık gibi kör, / elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun, // elleriniz isyan etmesin, bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir."