Antik bir Yunan vazosundan, Truva’dan kaçış sırasında, Aeneas’ı, babası Anchises’i sırtında taşırken resmeden bir sahnenin röprodüksiyonu, on dokuzuncu yüzyıl.
İngilizce translation [tercüme] sözcüğü, kökeni Anglo-Fransız translater sözcüğü olan, Orta İngilizceden gelme bir sözcüktür. Translater sözcüğü ise Latince translatus sözcüğünden gelir: öbür tarafı veya ötesi anlamındaki trans ile İngilizcedeki “ferry” [vapur] sözcüğü ile de bağlantılı olan ferre yani taşımak fiilinin geçmiş zaman çekimi latus. O vakit translator [tercüman], o kıyıdaki sözcüklerden bu kıyıdaki sözcüklere anlam taşıyan bir vapur kaptanıdır.
Her tercüme işi, bir metni başka bir dilin edebiyatına taşır. Eserlerinin birçok dile tercüme edilmesi şansına sahil olmuş biri olarak, şimdi bu dillerin her birinin edebiyatında bir yazar olarak mevcudum. Dany Laferrière, 2008 tarihli I Am a Japanese Writer [Ben bir Japon Yazarım] romanında, bir miktar tuhaf olan bu mefhumu benim yapabileceğimden daha güzel şekilde ifade ediyor:
Yıllar sonra ben de bir yazar olduğumda kendime “Haitili mi, Karayipli mi yoksa Frankofon bir yazar mısın?” diye sorunca, “Okurumun milliyetini alıyorum,” şeklinde cevap verdim hep. Yani kitaplarımı bir Japon okuduğunda, o an bir Japon yazar haline geliyordum.
Tercümede çok şey var. Bilmediğiniz dillerde okurlara sahip olmanın olağandışı hazzı var. Ama tercümenin, özgün metnin kimi yeni yönlerini ve içine çektiğini fark etmediğim kimi etkileri görünür kılması da var. Eserlerimin İtalyanca tercümelerini düşününce, gizemli şekilde onlarla aynı okurlara sahip olduğum için hem huzursuz hem de memnun bir şekilde, Italo Calvino ve Primo Levi’nin varlığını hissedebiliyorum. Türkçeye tercüme edildiğimde düşündüğüm şey, Nazım Hikmet’in siyasi melankolisiydi. Onun eserlerini beğenip beni Türkçede okuyanlar, belki benimkinde de beğenecek bir şey bulabilirdi? Almancada, duyarlılıklarımı belki İngilizceden bile fazla şekillendirmiş olan yazarların belli belirsiz varlığını hissediyorum: başka birçoklarının yanı sıra Walter Benjamin, Thomas Mann, Hermann Broch ve W.G. Sebald. Tercüme sayesinde, Alman bir yazar oluyorum.
Kelime kelime düşünülüyor
Tercümanlarıma güvenim kesin. Görevleri benim eserlerimi alıp gerçek okurlarımdan yeni bir gruba taşımak, tıpkı tercümenin, hiç Lehçe bilmediğim halde beni gerçek bir Wisława Szymborska okuru ya da hiç Rusça bilmediğim halde Svetlana Alexievich okuru yapması gibi.
Bugüne kadar dört kitabımı İtalyancaya tercüme etmiş olan Gioia Guerzoni, yazdıklarımı kibar ama deyimlerle dolu İtalyancaya taşımak için çok çalıştı. Bir süre önce ırk, siyah renk ve sömürgecilikten panterler, hayvanat bahçelerinin tarihi ve Rainer Maria Rilke’ye kadar çeşitli konulara değinen “On the Blackness of the Panther” [Panterlerin Karalığı Üzerine] makalemi tercüme ediyordu. Tercümesi kolay bir metin değildi. Özellikle de başlıktaki “karalık” zorluydu. O sözcüğü tercüme etmek için, Gioia, ikisi de “negritude” [zencilik] anlamına gelen nerezza veya negritudine sözcüklerini düşündü. Ama ikisi de özgün başlığımdaki “karalık”ın katmanlı etkisini uyandırmıyordu. Irkla ilgili olan ama aynı zamanda siyah renkle de ilgili olan bir sözcük arıyordu. Aradığı sözcük, ırksal çağrışımları yutup fazla optik yönde olan oscurità (“darkness,” [yani karanlık]) olamazdı. Bu yüzden bir sözcük uydurdu: nerità. Böylece, başlık şu hale geldi: “La nerità della pantera,” [Panterin karalığı]. İşe yaradı. Sözcük kitap incelemelerinde kullanıldı ve daha sonra bir sözlük tarafından benimsendi. Gerekli bir İtalyanca sözcüktü ve İtalyanca dilinin—Dante ve Morante ve Ferrante’nin İtanyancası—benim tercümanım aracılığıyla edindiği bir sözcüktü.
Tercüme, ne de olsa, sempati ile birbirine karışmış edebi analizdir, beynin olduğu kadar kalbin de meselesidir. Almanca tercümanım Christine Richter-Nilsson ile Open City [Açık Şehir] romanımın epigrafını, yani kitaptaki ilk satırı konuşuyordum. İngilizcede şöyle idi: “Death is a perfection of the eye” [Ölüm gözün mükemmelleşmesidir]. Google Çeviri’nin verebileceği birebir tercümesi, “Tod ist eine Perfektion des Auges” [Ölüm gözün mükemmelliğidir] olabilir. Ama Christine bu tercümenin ölümü bir tür görsel tamlığa giden bir güzergâh olarak anlamaktan ziyade, “ölüm” ile “gözün mükemmelliği”ni eşitleyeceğini hissetti. Bu yüzden ilk önce, bitmiş bir tamlık durumunu anlatan “Vollendung” [tamam olma] sözcüğünü düşündü; ardından biraz daha kafa yordu ve Vervollkommnung [mükemmelleşme] sözcüğünde karar kıldı. Vervollkommnung sözcüğü, “kommen” [gelmek] fiilini ve bu fiille birlikte, bir şeyin değişmekte ve mükemmellik durumuna gelmekte olduğu fikrini veren bir isim. İhtiyacı olan işte bu sözcüktü.
Christine, epigrafımda göz dediğim şeyin fiziki bir organ olmayıp (“das Auge”), görme duyusunun kendisi olduğunu da biliyordu. Ama “seeing” [görmek] yazmamıştım, dolayısıyla “des Sehens” [görmek] pek karşılamazdı. Alman editörüm, hem organı hem de becerisini karşılayan bir şey buldu: der Blick [bakış]. Böylelikle, dikkatli bir değerlendirmenin ardından, “Death is a perfection of the eye” ifadesini “Der Tod ist eine Vervollkommnung des Blickes” [Ölüm bakışın mükemmelleşmesidir) şeklinde tercüme etti. İşte ilk cümle tam da buydu.
***
Bonn’dan Pia Klemp adlı genç bir kadın, şu anda İtalya’da bir hukuk mücadelesiyle karşı karşıya. Klemp eski bir deniz biyoloğu ve 2017’de Akdeniz’den insanları kurtarmakla suçlanıyor. Dava mahkemeye gelirse, ki öyle görünüyor, o ve birlikte çalıştığı insani yardım gruplarından dokuz kişi, yasadışı göçmenlere yardım ettikleri suçlamasıyla devasa cezalarla ve hatta yirmi yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kalacaklar. (Klemp’in çektiği eza, bir başka genç Alman kadınınki ile çarpıcı bir benzerlik taşıyor: bir başka kurtarma gemisine kaptanlık ettiği için bu hafta İtalya’da tutuklanan Carola Rackete.) Klemp geri adım atmıyor. Kanunun illa ki adalet anlamına gelmediğini biliyor. Juventa adlı balıkçılık teknesinden dönüştürme bir geminin kaptanı olarak, Libya’dan yola çıkan göçmenleri taşıyan, tehlike altındaki botları kurtarmış. Kıymetli insan yaşamları deniz yoluyla Lampedusa adlı İtalyan adasına taşınmış. Klemp ile arkadaşlarının ortaya koyduğu soru şu: tehlike içindeki bu teknelerde bulunan insanlar, biz nasıl insansak, bizimle aynı şekilde insan mı?
Edebiyatın işi hayat kurtarmak mı?
Birkaç yıl önceki Sicilya ziyaretimde, afallamış yüz ifadeleriyle bir tekne dolusu kurtarılmış insanın kıyıya getirilişini izlerken, bu sorunun olası tek bir cevabı vardı. Ama yine de etrafımız bu soruya yanlış cevabı vermemiz için aklımızı çelmeye veya bize konforumuzun ve rahatlığımızın insan yaşamından daha önemli olduğunu düşündürmeye çalışan yorum yazılarıyla dolu.
Pia Klemp’in kutsal emeği su üzerinde gerçekleştiğinden bana daha önceki bir mücadeleyi hatırlatıyor. 1943’te Danimarkalılar Nazilerin Danimarkalı Yahudileri sınır dışı etmeyi planladığını haber aldılar. Ve bu yüzden, gizlice ve büyük şahsi riskler alarak, kuzey Zelanda’nın balıkçıları, Danimarka Yahudilerini küçük gruplar halinde teknelerle tarafsız İsveç’e taşımaya başladılar. Bu üç hafta boyunca her gün sürdü, ta ki çoğunluğu Danimarka Yahudileri olan 7000 kişi emniyete kavuşturulana dek.
Şu anda ülkemde yüzlerce insan ulusal güvenlik adına sınırlarda can veriyor. Çocuklar ebeveynlerinden alınıp kafeslere konuyor. Birkaç yıl önce, Sonoran Çölü’ndeki stratejik noktalara su, battaniye ve konserve gıda bırakarak yoldakilere yardım sağlayan No Más Muertes (Ölümlere Son) adlı bir insani yardım kuruluşunu Arizona’da ziyaret ettim. Bunlar ABD hükümeti tarafından yasadışı ilan edilmiş faaliyetler. Kuruluş kayıp göçmenlerle ilgili araştırmalar da yürütüyor ve sık sık çölde onların açlıktan veya susuzluktan ölmüş bedenlerini buluyor.
No Más Muertes ve diğer gruplarla birlikte çalışan Scott Warren adlı genç bir coğrafyacı, göçmenlerin yolculuklarını güvenle tamamlamasına yardımcı olmanın yollarını arıyordu. Yaptığı bu kutsal iş için tutuklandı ve geçtiğimiz yıl göçmenleri barındırdığı için hakkında dava açıldı. Dava düştü ama Arizona’daki Savcılık Makamı yeniden açmaya çalışıyor. Warren, hükümetin göçmenlere yaşamlarını kurtaracak yardım ulaştırmaya çalışanlara yönelik savaşında tutuklanan tek No Más Muertes gönüllüsü değil.
Yazar ve çevirmenlerin karmaşık ve çoğu zaman mütevazı çabası ile Pia Klemp ve Scott Warren gibi insanların cesurca ve bedeli yüksek eylemleri arasına bir çizgi çekilebilir mi? Edebiyatın işi, bazı insanların başkalarını kurtarmak için aldığı risklerle bağlantılı mı? Öyle olduğuna inanıyorum—çünkü dil eylemlerinin kendisi cesaret eylemleri olabilir, tıpkı edebiyat ve eylemciliğin bizi sınırların keyfi ve özünde değişmez olmayan doğası konusunda uyardığı gibi. Edwidge Danticat’in Create Dangerously kitabındaki sözlerini düşünüyorum:
Erdoğan herkese soruşturma açtı
Bir yerlerde, şimdi değilse bile belki önümüzdeki yıllarda, hayalini kuruyor olabileceğimiz bir gelecekte, biri, bizi okumak için kendi hayatını riske atabilir. Bir yerlerde, şimdi değilse bile belki önümüzdeki yıllarda, biz de birinin hayatını kurtarıyor olabiliriz.
Ve şimdi ben de bir dostumu düşünüyorum, 2016’da Kürtlerin Türk devleti tarafından katledilmesini kınayan ve şiddete son verilmesi çağrısı yapan bir mektubu imzalamış olan Türkiye’den bir film yapımcısı ve profesör. Türkiye’deki üniversitelerden 1100’den fazla imzacıdan biriydi. Bu mektuba yanıt olarak, Erdoğan hükümeti, her imzacıya soruşturma açtı ve onları terörle suçladı. Dostum da dahil birçoğu, uzun süren davalarla ve hapis cezaları ile karşı karşıya şu an. Birçoğu işlerinden atıldı ve hükümet yanlısı öğrenciler tarafından kovalandı. Bazıları cezaevine girdi.
Dostum ve diğer akademisyenler, yurttaşlarını taşıdılar. Bir kalemin ucuyla, onları umursamazlık çölünün, zulüm denizinin karşısına taşımaya çalıştılar. Bu yüzden, Pia Klemp ve Scott Warren ile aynı sonuçlarla karşı karşıya kaldılar: itibarsızlaştırılma, yoksullaşma, hapis cezası. Dostum aldığı tavır yüzünden büyük bir tehlike içinde ve bu yüzden şimdi onun için güvenli bir yere taşınma sırası geldi, o doğru şeyi yaptıysa, biz de yapmalıyız.
***
M.Ö. dördüncü yüzyılda, bugün orta İtalya’da bulunan Etruria’da yapılmış küçük bir terakota heykeli beni çok etkilemiştir. İki figür gösterir: yaşlı bir adamı sırtında taşıyan genç bir adam. Aslında bu, babası Anchises’i sırtında Truva’nın alevler içindeki yıkıntılarından dışarı taşıyan Aeneas’tır. Bu öykü Virgil tarafından The Aeneid’de anlatılır ve Roma halkının kökeni mitinin bir parçasıdır. Bu küçük heykelin muazzam bir tesiri var çünkü neredeyse hiçbirimiz kendi babamızı fiziksel olarak taşımayı hayal edemeyiz. Yaşlanınca ona bakmak, elbette. Ama onu sırtımızda taşımak, hayır. Hayal etmesi imkânsız, ancak ve ancak en sıkışık acil durumda olabilir.
Bu küçük Etrüsk objesi, Borgo’daki Yangın’ı gösteren Vatikan’daki freskin ünlü süslemesi ile çarpıcı bir benzerlik taşıyor. On altıncı yüzyılda Raphael ya da – daha muhtemel – Giulio Romano tarafından boyanmış olan o fresk de, yaşlı bir adamı sırtında taşıyan genç bir adam gösteriyor.
Birkaç yıl önce, bir foto-muhabirin iki mülteciyi gösteren bir fotoğrafına rastladım. Fotoğrafçıyı çıkaramadım ama fotoğraftaki adamlardan biri altyazıda Dakhil Naso olarak belirtilmişti. Adam babasını taşıyordu. Ezidi idiler ve IŞİD’den yayan şekilde Kürdistan’a kaçıyorlardı. Günlerdir yoldaydılar ve tüm görebildiğiniz arkalarında uzanan çöldü. Çok acıma uyandıran bir manzaraydı; yaşlı adam, bembeyaz giysiler içinde, tükenmenin eşiğindeydi ve kırmızı bir kazak giymiş olan genç adamın da durumu pek parlak görünmüyordu. Ne kadar yol yürümüşlerdi? Daha ne kadar gitmeleri gerekiyordu? İnsanların başına bunların gelmesine neden izin verdik?
Bu insanları kendi yurttaşlarım olarak görüyorum—İsrail asıllı Amerikalı bilim insanı Ariella Azoulay’ın kullandığı şekilde—çünkü onları gerçekten böyle görüyorum: yurttaşlığın birinin sahip olduğu belgelerle hiçbir ilgisi yok. Hepimiz özünde aynı egemenlik düzenlemeleri altında yaşıyor ve ölüyoruz, hepimiz aynı uluslararası bankacılık sistemine, zengin ülkeler arasındaki aynı ittifaklara tabiyiz. Hepimiz bu kudretinden kaçılamaz güçlerin egemenliği altındaki yurttaşlarız ama hepimizin yurttaşlık hakları tanınmış değil.
***
Edebiyat bu noktada bize nasıl yardımcı olabilir? Edebiyatın okuyan insanları daha akıllı veya nazik yaptığı, edebiyatın empatiye ilham verdiği iddia edilir. Ama bu doğru mu? Edebiyatın gerçekten bu sonuçları yaratmadığını görüyorum. Sözüm ona gelişmiş ülkelerin dış politikalarını gözlemlediğimde, edebiyatın empati yarattığına dair iddiaları hiçbir şekilde güvenilir bulmuyorum. Hatta bazen, bir yerde ne kadar kütüphane varsa oradaki insanları bombalama ihtimalimiz artıyormuş gibi geliyor.
Edebiyat tek kişi kurtarır
Edebiyatın bizi daha duyarlı yaptığı iddiasını ancak edebiyatta bulabiliriz. Ama edebiyat insanların zulme uğramasını veya insani yardım çalışanlarının yargılanmasını engellemiyor. Bombaları durdurmuyor. Ne kadar incelikli yazılırsa yazılsın, Batıyı bir kez daha ezip geçmekle tehdit eden küçük faşistlerin zihinlerini değiştirmiyor. Peki ya ne işe yarıyor—tüm bu çaba, bu emek, doğru sözcüğü, doğru tercümeyi bulmak için bunca uğraş?
Benim cevabım şu: edebiyat yaşam kurtarabilir. Tek seferde tek bir can. Belki sabah 4’te yataktan kalkıp raftan bir şiir kitabı çektiğinizde. Belki yazın bir haftada koca bir romanı bitirdiğinizde. Orada derin şekilde kişisel bir şey olur, hem uyarıcı hem de kalıcı.
Edebiyatın etkisini bu açıdan tarif edersem, inatla tekil konuşurum. Ama aynı zamanda biliyorum ki, dünyada yalnız değilim, hiçbirimiz değiliz. Albert Camus, 1957’de Uppsala, İsveç’te yaptığı bir konuşmada, birbirinden bağımsızmış gibi görünen hayatlarımızın kolektif değerini şöyle tarif etmişti:
Kimileri bu umudun bir ulusta olduğunu söyleyecektir, kimileri ise bir adamda. Bense, umudun, her gün ortaya koydukları emekle sınırları ve tarihin en zalim sonuçlarını olmamışa çeviren milyonlarca birey tarafından uyandırıldığına, canlandırıldığına ve beslendiğine inanıyorum.
Ve tek bir yaşamın sürekli genişleyen gücü, çağlar boyunca yankılanmış olan bir düşünceyi akla getiriyor. Bunu örneğin Parma’da on üçüncü yüzyıl ortasında yazılmış bir Mişna el yazmasında görüyoruz: “Tek bir canı bile ortadan kaldıran tüm dünyayı ortadan kaldırmış sayılır ve tek bir canı bile kurtaran, tüm dünyayı kurtarmış gibi olur.” Bu, Kuran’ın Beşinci Suresinde ifade edilen düşüncenin tam olarak aynısı.Etrafımızı sarmalayan kültürün genel gürültüsünün aksine, yazmak bana hep, mütevazı ama özlü bir şekilde, insanların hatırlamak istemediği şeyleri hatırlatmıştır. Edebiyat denilen bu mütevazı şey içinde, sınırları olmamışa çevirmek ve başkalarını sınırların ötesine taşımak için hatırlatmalar ve beni de aynı şekilde taşıyan başkalarına dair hatırlatmalar bulurum. Bir acil durum hayal edin: yangın çıkmış bir ev, batan bir gemi, bir dava, bitmeyen bir yürüyüş, değişen bir gezegen. Böyle bir acil durumda, artık sadece kendinizi düşünemezsiniz. Başka birini de taşımanız gerekir, başka biri tarafından taşınmanız gerekir.
Çeviri: Serap ŞEN