Osmanlı tarihi olduğu gibi, Türkiye tarihi de aynı zamanda bir “kapatılma türü cezalandırmalar, cezaevlerinde katliamlar ve işkence” tarihi gibidir. İnsanlık suçu işleyenler değil de muhalif olan, sistemle en ufak bir çelişkiye giren herkes kendisini bir anda dört duvar ardında görüverir. Bu nedenle de bu ülkede cezaevleri aynı zamanda işkence ve direniş tarihiyle de yaşıttır.
Cezaevleri trajedisi öyle bir hal almıştır ki artık, oraya hangi kimlikle girildiği, orada göreceği muameleyle de belirlenmiştir bir kere. Mafyöz çetelerin, hukuk dışı çetelerin tutulduğu cezaevi koşullarıyla politik mahkumların, kadınların, çocukların ve yoksulların tutulduğu koşullara bir bakalım. Asla ve asla bir benzerlik taşımadığını rahatlıkla göreceğiz. Eline binlerce Kürdün kanı bulaşmış, faili gizlenen cinayetler mimarı Mehmet Ağar, “lütfen” 2 yıllığına konulacağı cezaevine alınmadan önce haftalarca süren tadilatlar, yüksek konfor olanakları sağlandı da Urfa Cezaevi’ndeki 13 insan nasıl bu kadar rahat katledildi?
Cezaevindeki katliamları saymaya kalksak bitiremeyiz. Daha geçtiğimiz aylarda Van’dan İstanbul’a yapılan bir sevk esnasında beş adli mahkum ring aracının içinde cayır cayır yanarak can vermedi mi? Adalet bakanı, kameralar karşısında geçip “beş adet mahkum yanarak hayatını kaybetmiştir” demedi mi? Eşya sayar gibi, koyun sayar gibi “beş adet” diye sıralamadı mı? Aynı bakan nasıl oldu da ring aracından sağ çıkan asker ve görevlilerin nasıl mahkumları da kurtaramadıklarından hiç bahsetmedi tabii ki.
İnsan Hakları Derneği yıllardır bas bas bağırıyor, cezaevi koşullarının nasıl insanlık dışı hal aldığını Mazlum-Der, TİHV, İHD onlarca kez açıkladıkları raporlarla duyurdular, ellerindeki dosyayı Cumhurbaşkanlığı olmak üzere birçok resmi makama sundular. Tek bir adım atılmadığı gibi her şey gitgide daha korkunç bir hal aldı. Birçok hasta mahkum aileleriyle vedalaşamadan cezaevinde verdi son nefesini. Hala yakınlarıyla “huzurlu vedalaşma hakkı“ için son günlerini sayan hasta mahkumların listesi, sadece hak savunucularının değil adalet bakanlığının da, başbakanlığın da cumhurbaşkanlığının da elinde var. Ama bugüne kadar hastalık dolayısıyla şartlı tahliyeler Ergenekon tutukluları dışında kimsenin işine yaramadı.
Urfa’da yaşanan gözgöre göre gelen bir katliamdır. 270 kapasiteli bir cezaevini binin üzerinde insanla doldurursan olacağı budur. Mahkumların 40 küsür derece sıcaklıkta havasız, klimasız, pervanesiz bir odada tıklım tıkış yaşaması akılları durduracak türdendi ve nitekim sonu isyanla bitti. Bugün politik kadın tutukluların kaldığı Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde bir ranzayı 3 kadın paylaşmakta. 8 kişilik odalarda 38 kadın kalmakta. 38 kadın tek bir tuvaleti, tek bir banyoyu paylaşmak durumunda. Bunu tüm cezaevleri bakımından söylemek mümkün.
Keyfi tutuklamalar, her gün sayısı hızla artan operasyonlar, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde tutuksuz yargılamanın neredeyse son derece istisnai olduğu bir ortamda cezaevleri de maalesef insan onuruna aykırı uygulamalarla tavan yapmış durumda.
Çözüm, insanlık suçları dışındaki yargılamaların aslolarak tutuksuz yapılmasından ve de muhaliflerin düşman olarak görülmeyeceği bir siyasetten, mentaliteden geçiyor. Ama iktidarın bugünkü ahvalinden bu konuda pek umutlu olmadığımızı da eklemek gerek…