Serhad Deniz TENDUREK

Amerika’nın Suriye’deki gücünü geri çekeceğine dönük kararı oldukça tartışmalara yol açmış bulunuyor. Öyle ki, haftaya mührünü vurdu. Ama anlaşılmayan durum, bunca tartışmanın sebebi nedir? Acaba insanlar Amerika olmadan Ortadoğu’da yaşayamıyor muydu, savaşamıyor muydu, konuşamıyor muydu? Açık ki böyle düşünenler var ve bu tam bir gaflettir. Eğer ki gaflet değilse, açık bir gündem saptırmasıdır ve bu sömürgeciliğin işbirlikçiliğidir. Her iki durumun varlığını da düşünmemek elde değil.

Olaya bir de farklı açıdan bakmak gerekir. Türkiye’nin son çeyrek asırda önüne koyduğu temel yönetim biçimi otokrasi ve faşizm. Siyaseten kendi kendini yürütmekten aciz durumdayken, askeri anlamda teknik avantajlar hariç yenilmiş bir orduya sahipken, ekonomik olarak sıfırı kucaklamak üzereyken, tutunacak tek dal; bu yönetim sistemi olmuş Türk devleti için. Öyle görünüyor ki Amerika’da bu sistemi artık esas alacak ve hatta alıyor. Nasıl mı? Askerlerin Suriye topraklarından geri çekilmesi kararı kimler tarafından alınmış? Sadece Trump. Bunu açıklayan kim? Sadece Trump. Sayısız bakanı kimler görevden aldı? Sadece Trump. Yazan Trump, çizen Trump, her şeyin merkezine oturan tek kişi Trump. Kesinlikle Erdoğan’a çok benzedi. Çünkü Amerika’nın da siyasi, yönetimsel, diplomatik durumu Türkiye’ye çok benziyor. Avrupa’yla dahi herhangi bir ciddi görüş birliği olmayan Amerika’nın ortada kalma ve güya dengelerin Amerika’dan Avrupa’ya veya Balkanlara kayma tehlikesi Trump’un gözünü korkutmuş olacak ki, Erdoğancılık yapmaya karar vermiş.

Bunun elde patlayacak birer bomba olduğunu maalesef her ikisi de bilmemekte. Tüm dünya insanlığı şiddet sarmalından çıkmak için gayret ve umut içindeyken, bu makas farkı halka rağmen halk sözcülüğü olacaktır. İnsanlık ilerde bir seyirdeyken gerici bir liderlik olmuş olacaktır. Elbette vakti zamanında çoğu diktatörün de yaşadığı üzere, sonları pek parlak olmayacaktır. Hepsi halkların vicdan mahkemelerinde en ağır cezalarla cezalandırılacaklardır.

Bu, durumu biraz özetlerken, somut şartlar neyi emrediyor? Yani bekleyerek olmayacağı çok açık. Diktatörlerin gözünü kan bürüyünce işte eski Osmanlı padişahlarında olduğu gibi bir gecede bilmem kaç kardeşini, babasını, anasını yedi sülalesini öldürebiliyor. Halkların akıbeti bu olmamalı. Böyle olmaması için de artık herkesin üzerindeki ölü toprağını bir kere atması gerekiyor. Evet, doğru baskı var, zulüm var, zindan var, ölüm var. Ama zaten bunlar yoksa sorun kalmamıştır demektir. Bunlar var ki, mücadele edilmeli. Bunlar var ki, yaşamak için dimdik ayakta durup faşistlerin yüzünün ortasına tükürmek gerekiyor. Mussolini, Hitler, ittihat terakki, Miloseviç gibi faşistler nereye kadar dayanabildiler? Hem de bunlar deyim yerindeyse “dünya çapında” birer faşistti. Erdoğan henüz bölgeye yayılmaya çalışan bir neo Osmanlıdır. Tüm hayali Osmanlı padişahları gibi sınır savaşları vererek haritasını genişletmek ve kasım kasım kasılarak kendine methiyeler dizilmesini istemektedir. Trump bir savaş tanrısıdır. Şayet savaş kesilirse dükkanını kapatmak zorunda kalacak olan bir tüccardır. Her ikisi de kibrin Nirvanasını yaşayan, iktidarcılığın tüm hücrelerini ele geçirdiği iki zattır. Yani zayıf halkadır her ikisi de.

Bakın mesela bir grup sarı yelekli Macronu resmen dize getirdi. O da bu aç kabadayı tarzına özenmeye başlamıştı ki, birden halk tarafından kuşatmaya alındı. Herhalde teslim olacak! İsterse olmasın! O zaman Erdoğan ve Trump da kuşatmaya alınabilir. Bunun için antifaşist olmak yetiyor. Aç olmak yetiyor. İşsiz olmak yetiyor. Öğrenci olmak, geçinemeyen memur-işçi olmak yetiyor. Öyle ideolojik bir parti mensubu veya örgüt olmadan da olabilir.

Bir de şimdi değil de ne zaman? Adam bas bas bağırıyor, ezeceğim, vuracağım, toprağa gömeceğim diyor. Maxmur ve Şengal’de yapmaya da başladı. Tek hedef var Kürtler. Kesinlikle bir parti bir grup yok, topyekûn Kürtler hedef olarak bellenmiş. O zaman buna karşı duruş da tüm Kürtlerin ölüm kalım savaşıdır. Bundan ötesi yok! Bu durumları artık kundaktaki bebe bile anlamış. Geriye kalan ivedi bir şekilde harekete geçmektir. Yoksa faşist ve sömürgeci Türk devleti saldırılarını yaptıktan sonra yapabileceğimiz tek şey; dizimizi dövüp ah vah çekmek olacak. Ancak şimdi birden bire 6-8 Ekim duruşu gibi karşılarına dikilirsek; ah u vah onlara kalacak, başarı ve sevinç ise direnenlerin olacaktır.

Bu vakit direnen insanlar namuslu ve vicdanlı insanlardır. Onur sahibi ve gerçek halk liderleridirler. Önder Öcalan en büyük direnişçidir. 20 yıl tek başına koskocaman uluslararası sömürgeciliği göğüslüyor. Geçit vermiyor Önder Öcalan. Şimdi Leyla Güven de Önder Öcalan’ın saflarında direniyor. 40 tutuklu PKK ve PAJK’lı aynı saflarda direniyor. Dışarıda isimlerini sayamayacağım onlarca yurtsever aynı saflarda direniyor. Ama yetmez ki! Nüfusu 40-50 milyon olarak telaffuz edilen bir halk için en az on binlerce eylemciden bahsetmek gerekiyor. Tüm dünya devrimci ve demokratları da buna dahildir elbette. Faşistler bizi aç bırakıp bunu bir terbiyeye dönüştüreceklerine, biz kendimizi aç bırakalım ve bunu onurlu bir direnişe dönüştürelim.

Sarı yelekliler Avrupa’da kısa bir süre de olsa esti gürledi. Belli bazı sonuçları da oldu denilebilir ama kalıcı değil kısa vadeli çözümlerdi. Leyla Güven merkezli başlayan açlık grevleri de kırmızıyı sembol alarak direnişin rengi yapabilir. Mesele yelek olması falan değil. Mesele faşistleri kırmızı görmüş boğa gibi sinirlendirerek kendi kibir ve sinir küplerinde eriyip yok olmalarını sağlamak olsun. Her türlü silahı halklarımıza karşı kullanmaktan geri durmayan faşist Erdoğan ve şürekâsına verilecek her zarar halkların kârıdır.   

Şimdi hedefinde Rojava varmış. Kobanê halkı toplanıp tükürse Erdoğan’ın savaşma özürlüsü ordusunu boğmaya yeter. Rojava bugünlere gelebilmek için çok bedel verdi. Dahasını da verir ama yine de oraları neo nazi Erdoğan’a vermez. Yanlış hesapları elbette ki, yine Kobanê’den dönecektir.