Tarihi ve zor bir süreç yaşıyoruz. Adına barış ya da demokratikleşme ya da çözüm ne derseniz deyin, sürecin esası, ilkin; T.C.'nin zulmü altında bu güne kadar ölümlerden ölüm, işkencelerden işkence dayatılan, kırk katır mı kırk satır mı tehdidi altında inletilen Kürt halkının, özgürlüğü ve iradesinin tanınması koşulu ile katili devletin iktidarı altında barışçıl bir yaşama umut etmesi ise;

İkincisi; devletin Kürtlere ve demokrasiye düşmanlığından vazgeçmesini gerektirmesi. Devletin, ülkede yaşayan tüm kimlikleri eşit ve özgür kabul etmesini, ilişkileri düzenlerken ya da erkini kullanırken demokratik yöntemlere riayet etmesini gerektiren, yani tekçi, militarist temel kodlarını değiştirmesi gereken bir süreç bu.
Sürecin gerektirdiklerine rağmen, Devletin bu ilkel kodlarından kendiliğinden kurtulma ihtiyacı hissetmediği de bir gerçek. Zira; devlet işlediği suçlarla, katliamlarla yüzleşmekten kaçınıyor halen. On binlerce yargısız infaz ve gözaltında kaybın, yakılan yıkılan köylerin, işkencelerin hesabını vermeye yanaşmıyor. İşkencecileri, katilleri korumaya devam ediyor. Halen kanunla kuralla değil dediğim dedik despot anlayışı içinde devlet terörünü uyguluyor ve savunuyor. 1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşananlar, her türlü hak arayışına getirilen yasaklar, cezaevlerinde yaşanan ölümler, bu despot anlayışın tezahürleri olarak gündemdeki yerlerini koruyor.
Yasaların lafzının değil ruhunun önemli olduğunu, bir anayasa da ne yazarsa yazsın uygulayıcısının siyasi tercihlerinin ve politikalarının belirleyici olduğunu biliyoruz. Ancak herkesin ve kesimin lanetlediği 12 Eylül darbe anayasasının halen değiştirilememiş olması, yeni ve demokratik bir anayasa yapılmasının halen mümkün görünmeyişi, devletin despot yapısında ısrarının açık bir göstergesi olmaya devam ediyor.
Bu tabloya bakınca; PKK’nin otuz yıldır gelişerek mücadeleye devam ediyor oluşu, siyaset ve ekonominin ulusal ve uluslararası dengeleri, Ortadoğu'daki hareketlilik, Suriye ve tüm bu arenada Kürtlerin aldığı yol, ortaya çıkardığı enerji olmasa,  T.C. bu sürece girmezdi diyebiliriz. Bu gönülsüzlük, sürecin gelişiminde devlet tarafında arızalar çıkmasını da olası kılıyor öte yandan.
Ve bu gün, sürece nasıl girildiği mi sürecin nasıl ilerleyeceği mi önemli derseniz, ikincisine odaklanmanın yerinde olacağını düşünüyorum.
Devletin halen bu değişime olan direncinden söz etmemin nedeni ise endişelerimizi umutlarımızın önüne geçirmek için değil. Demek istediğim şu; Evet bu sürece Kürt halkının otuz yıllık inadı, kararlılığı ile gelindi. Sürecin özgürlük ve demokrasi beklentilerini karşılayacak şekilde gelişimi ve devletin bu yönde değişimini sağlamak için de aynı kararlılıkla aynı inatla sürdürülmesi gereken bir mücadele süreci var önümüzde. Yani, çekilen gerillaların ardından bakmakla ve devletten değişim ummakla geçiremeyiz zamanı.