Fuat Dündar’ın ‘Modern Türkiye’nin Şifresi’ adlı eserinde anlattığı ilginç olaylardan biridir: İttihatçıların tartışılmaz lideri Talat Paşa bir Ermeni aydınına İttihat ve Terakki’nin Kürtleri asimile etme projesinden bahseder. Bu Ermeni aydının Talat Paşa’ya verdiği karşılık oldukça çarpıcıdır: “Neyle? Hangi kültür ile? Tarihinizi bilmiş olsaydınız bu saçma açıklamada bulunmazdınız. Topraklarımızda 500-600 seneden beri olduğunuzu unutmayınız ve sizden önce de birçok millet bu topraklardan geçti: Farslılar, Araplar, Romalılar, Bizanslılar. Eğer bunlar Kürtleri asimile edemedilerse, siz nasıl edeceksiniz?”
Talat Paşa ile Armen Garo adındaki muarızı arasında bu diyalogun gerçekleştiği yıllarda Ermeni halkı belki de İmparatorluk bünyesindeki en kültürlü, en diri halkların başında gelmekteydi. Bu nedenle İttihatçılar Ermeni toplumunu asimilasyon projesinin dışında tutmuşlardı. İttihatçıların asimile edebileceklerine inandıkları kesimler esas olarak İslam dinine mensup etnik topluluklardı. Lazlar, Arnavutlar, Çerkezler, Boşnaklar ve Kürtler öncelikle asimile edilmeleri gereken topluluklar sayılmaktaydı. Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar gibi Hıristiyan halklar ise ‘iç düşman’ olarak değerlendirilmekte ve köklerinin kazınması öngörülmekteydi. Zaten pratikte yaşanan da bu oldu. Geride seyirlik türden bir kalıntısı bırakılan bu halklar esasen tükenişin eşiğine getirildi. Kırılan Rumlardan arta kalanlar topraklarından sökülüp atıldı. Bu coğrafyada sadece 500-600 yıllık bir geçmişi olan ‘Türklük’, bu toprakların en kadim halklarını yok olmakla karşı karşıya bıraktı. Amiyane tabirle dağdan gelen bağdakini kovmuştu.
Türklerde asimilasyon politikalarına yönelme aslında İmparatorluktaki modernleşme çabalarına bağlıdır. Nitekim Tanzimat ile başlayan Batı tipi modernleşme hareketiyle birlikte bilinçli asimilasyon çalışmalarının temelleri de atılır. Bunun anlamı bellidir: İnkar, asimilasyon ve kültürel soykırım gibi o güne dek fazla tanık olunmamış dehşet verici uygulamalar kesinlikle kapitalist modernite patentlidir; Batı’dan ithal edilip Türkiye’de uygulamaya konulmuştur. Daha öncesinde ancak ihtidadan, yani ‘dinsel asimilasyon’ politikasından söz edilebilir. Osmanlılarda dilsel ve kültürel asimilasyona ise Tanzimat’tan itibaren başvurulur. Ne yazık ki Armen Garo tam da burada yanılmıştır. Fiziki ve kültürel soykırım görünürde bir Türkçülük projesi olsa da, gerisinde kapitalist Batı sistemi vardır. Bu değerli Ermeni aydını Kürtlerin asimile edilemeyeceğinin kanıtı olarak geçmişe işaret etmektedir. Oysa geçmişte bu topraklardan gelip geçen güçlerin politikalarında asimilasyon yoktur. Asimilasyon kapitalist modernitenin en insanlık dışı icatlarından biridir. Başka bir deyişle Kürtler özünde kapitalist modernitenin kurbanı olan bir halktır.
Buradan yola çıkarak daha çarpıcı sonuçlara varılabilir. Her şeyden önce resmi Türklük veya iktidar Türklüğü yapay bir oluşumdur, asıl Türklüğü çarpıtan ve bozan ajan bir yapılanmadır. İstediği kadar “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” desin, yine özdeyiş haline getirdiği bu çirkin cümleyle kendisinin ne kadar müthiş millici olduğunu göstermeye çalışırsa çalışsın, iddialarının tam tersi geçerlidir. Bu Türklük gayri-millidir, ipleri kapitalist Batı’nın elindedir, kendi başına karar verme gücü yoktur. İplerini elinde tutanlar isterlerse savaşır ve bu yüzden de ancak onlar münasip gördüklerinde barışa yanaşır. Bu gerçeği doğru kavramadıkça bu toprakların barışla tanışması imkansızdır. Sadece Türklükle savaştığı kanısındaki bir Kürtlük yalnızca kendisini kandırır.
Kürt halkının otuzuncu yıl sınırına dayanan direnişinde, başka bir deyişle Kürtlerin mevcut imha ve inkar sistemine karşı mücadelesinde defalarca barış imkanı doğdu. Kürt tarafının talepleri karşılanmayacak talepler değildi. İnsanlık tarihindeki örneklerinde de görüldüğü üzere her savaşın bir barışı vardı. Ama tarihsel bir Kürt-Türk barışının yeniden tesis edilmesi için oluşan tüm fırsatlar sözü edilen yapay Türklük tarafından hoyratça tepildi. Tipik bir soykırım aygıtı olan ulus-devlet penceresinden gerçeklere bakanlar bu hoyratça tutumdan hep Kürt tarafını sorumlu tuttular. Bu çağdaş putperestlerin önünde adeta huşu içinde secdeye yattıkları ulus-devlet canavarını mahkûm etmeleri elbette beklenemezdi. Putların putu olarak emperyalist hegemon şiddet dilinin devre dışına çıkarılmasını istemiyordu ve onlar da bu putun istemleri ve beklentilerine uygun hareket ediyorlardı.
Baş put ABD ve Batılı hempalarının Türk-Kürt savaşının sürüp gitmesini istediğine ilişkin çok daha çarpıcı bir örnek de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paketlenip Türkiye’ye teslim edilmesiydi. Türkiye’nin Önder Öcalan’ı tutsak alma gücünün bulunmadığını ve böylesi bir beklentisinin de olmadığını iyi biliyoruz. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in konuya ilişkin açıklamaları da bunu teyit eder nitelikteydi. Yani bu alçakça komplo yalnızca Kürtlere karşı değil Türkiye’ye karşı düzenleniyordu. Komplocular tüm 21. yüzyılı kapsayan bir Türk-Kürt savaşını öngörmüşler ve teslimatı bu çerçevede yapmışlardı. Önder Öcalan’ın sıkça dile getirdiği bir benzetmeyle Türkiye odun deposuydu ve komplocular onu bir ateş topu misali bu odunluğun içine atmakla bu ülkeyi yangın yerine çevirecekleri kanısındaydı. Böylece komplocular tam bir kan davasına dönüşecek bu savaşta zayıf düşecek olan her iki tarafa diledikleri gibi hükmedebileceklerdi. Bu komployu boşa çıkaran yine bizzat Önder Öcalan oldu.
On dördüncü yılına giren İmralı sistemi de aynı komplocu güçlerin inşa edip yürüttükleri bir sistemdir. Gerçek sahipleri ABD, İngiltere ve İsrail’dir. Bunların Türkiye için uygun gördükleri rol ve kendisine yükledikleri görev ise söz konusu sistemin gardiyanlığını yapmasıdır. Yapay Türklük ve onun AKP versiyonu özünde gardiyanlıkla iştigal etmekte, kendisine layık görülen misyonun gereklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Modernist Batı’nın ayıplarını örten asma yaprağı işlevini gören CPT ve benzer kuruluşların dört yüz günü geride bırakan İmralı’daki kesintisiz tecrit uygulaması karşısında kıllarını bile kıpırdatmamaları sistemin savaş politikası ile uyum içindedir. İmralı sistemi bir savaş sistemidir. Önder APO bu sistemin mahkûmiyet koşullarında tutulduğu müddetçe Türkiye’de kan ve gözyaşı akmaya devam edecektir. Dayatılan ve halklarımıza yaşatılan işte budur, CPT’nin suskunluğu bundandır. CPT’nin asma yaprağı karakteri netleşmiş, sistemin tüm pislikleri orta yere serilmiştir.
AKP denilen oluşumun imha ve inkar sisteminde yarattığı değişiklik sadece renk değişikliğidir. Beyaz Türkçü faşizm yerini yeşil Türkçü faşizme terk etmiştir. Değişim bununla sınırlıdır. Böylesi bir iktidar kaymasına yol açan şey halkların çıkarları değil küresel kapitalizmin ihtiyaçlarıdır. Küresel hegemon ve ortaklarının Ortadoğu’da yoğunlaştırdığı ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nda sonuç almak için Türkiye’de ‘Ilımlı İslam’ kisvesi altında iktidara getirdiği AKP gelmiş geçmiş en uydu, en işbirlikçi siyasal oluşum durumundadır. Bu savaşta ABD ve kapitalist Batı’nın taşeronluğuna soyunan AKP iktidarının uygulamalarıyla tam bir ihanet şebekesi olduğu açığa çıkmıştır. AKP’nin Türk halkına en büyük ihaneti Kürt halkının ruhsal olarak Türkiye’den büyük bir kopuşu yaşamaya zorlamasıdır. Türkiye kendi Kürtlerini tamamen kaybetmenin eşiğine getirilmiştir. Kürt’ün Türksüz de yaşayabileceğini düşünmek hiç de zor değildir. Türksüz bir Kürtlüğün imha ve inkar sistemi altındaki mevcut durumundan çok daha iyi koşullara kavuşacağı kesindir. Sistemin uzun vadeli politikaları da bu çerçevede şekillenmektedir. Buna karşılık Kürtsüz bir Türklük bölgedeki en hayati tarihsel dayanağını kaybetmiş demektir. Bu noktada asıl tehlike altında olan Kürtlük değil Türklüktür.
Ortadoğu’da halkların kardeşliğini tahrip eden, daha dün sarmaş dolaş olup yanaklarına buseler kondurduklarını bugün yıkılmalı deyip düşman ilan eden tek güç Türkiye’dir. Bu Türkiye’nin bölgedeki yegane dostları uşağın uşağı ülkeler olan Suudi Arabistan ve Katar Emirliği ile ne idüğü belirsiz El Kaide çetesidir. Emperyalist Batı’ya taşeronluk yapan Türkiye’deki bu ırkçı-faşist rejim her türlü demokratik gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Türkiye’de rejim askeri darbelerden siyasi darbelere geçiş yapmıştır. Türkiye’nin demokrasiyle buluşması ve aynı anlama gelmek üzere tarihsel Türk-Kürt barışının gerçekleşmesi için bu inkarcı, imhacı, darbeci ve yasakçı rejim aşılmak zorundadır. Barışa ve demokratik çözüme en çok yaklaştığımız durumlarda halklarımızın yüzünün gülmesine fırsat vermeyen sadece hükümetler değil, esas olarak bu rejimin kendisidir. Türkiye’nin demokrasi ile tanışması ve halklar arasında barış ve kardeşliğin tesis edilmesi için bu rejimin değişmesi şarttır. Türkiye’nin sorunlarını ne hükümet değişikliği ne de başkanlık sistemi çözebilir. Demokratik bir rejim değişikliği sadece Türkiye halkları için değil, Ortadoğu halklarının barış, demokrasi ve kardeşlik davasının başarısı için de en insani, ahlaki ve demokratik çözüm yoludur.