Marks, 1851 darbesi döneminde Fransa’daki toplumsal aymazlığa ilişkin şöyle yazmıştı: “Fransızlar’ın yaptıkları gibi, uluslarının gafil avlandığını söylemek yetmez… Nasıl olup da 36 milyonluk bir ulusun üç dolandrıcı tarafından nasıl birdenbire faka bastırıldığı ve direnmeden köleliğe sürüklendiği açıklanmaya muhtaçtır.”
Türkiye’nin ve Türk toplumunun bunalımı da açıklanmaya muhtaç...
Türkiye’de de, elbette, geri, geç kalmış ve devlet fideliğinde yetiştirilmiş kapkaçcı burjuvazinin, içerde militarizme sığınması yapısal bir zaaf olarak Bunalım’ı belirliyor, onu tetikliyor, yeniden üretiyor.
Bu türden bir burjuvazinin dışarda da hami araması ve emperyalizmin hizmetine koşulması, yapısal bunalımın bir başka boyutu. İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük Amerikan saldırısının NATO aracılığıyla ihraç ettiği, ya da, bir başka ifadeyle, Türkiye’nin Soğuk Savaş tetikçiliğinin yarattığı militarizm, şiddet kültü ve işbirlikçi-kozmopolit antikomünizmin maskesi şovenizm, hastalığa/bunalıma ışık tutuyor.
Kabukları soyunca hastalığın teşhisi kolaylaşıyor...
Yüzeyi eşelemeyi sürdürelim...Kuruluşa inelim...
Türkiye Cumhuriyeti, bir toplumsal mühendislik pratiğiydi.
TC, aynı zamanda, bir “tampon devlet”di; Sovyet soyalizmine ve sömürgecilik karşıtı milli uyanışlara karşı...
Kurucu asker-bürokrat kadro, bu “devlete millet yaratma” sürecinde, toplumun, kimi küçük kesimlerinin dışında, neredeyse tamamının karşısında konumlanarak yol adı.
Alfabeden kılık kıyafete, gündelik alışkanlıklardan töreye, gündelik yaşamdan hayat tarzı tasavvuruna, hayatın her alanında, çoğu kez devlet zoru kullanılarak dayatılan köklü değişimler, geniş yığınlarla kurucu kadrolar arasında büyük zıtlıklar, saflaşmalar, çelişki ve çatışkılar yarattı.
Devlet kapitalizmini oluşturma ve yerli burjuva yetiştirme çabaları, milyonlarca emekçinin, köylü ve işçinin, angarya koşullarında amansız sömürüsü üzerinden yürütüldü. Jandarma dayağı-vergi tahsildarı-kaymakam-ağa dörtlü kare ası, köylülükten işçiliğe sürülenler de dahil, milyonların hayatını kararttı. Yeni burjuvazinin sermayesi “tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve irin akarak” doğdu.
1925 Takrir-i Sükun Yasası, Kürdistan’dan İstanbul’daki işçi sendika ve derneklerine uzanan yıkıcılığıyla, Anadolu’yu emekçiler için hapisaneye, farklı milliyetler ve kültürler için de mezarlığa dönüştürdü.
Halkının neredeyse tamamının karşısında konumlanan kurucu kadro, kendi yurttaşından, giderek kendinden korkar hale geldi, iç ve dış düşman kurgusundan beslenen bir rejime sığındı. Elinde, manipülasyon aracı olarak çılgın bir Türkçülük ve yönetme/bastırma aracı olarak Zor’un çıplak şiddetiyle toplumsal manipülasyon, tarihin falsifikasyonu kaldı...
Bu yapısal unsurlarla bugüne kadar geldik...
Hastalığı teşhis etmiş olduk mu?
Kuruluş’un özündeki travmatik ögeler, Türkiye kapitalizminin yapısal zaafları, egemen sınıfların geriliği, emperyalizm...
1915 Ermeni soykırımından Dersim’lere, 6-7 Eylül’lere uzanan çizgi...
Son otuzbeş yılın ekonomik/sosyal yıkımları, Kirli Savaş...
Yakın zamana kadar ben de buraya kadar geliyor, burada, bu noktada duruyordum.
Oysa, biraz daha ilerlemek gerek...
Marks’ın dediği gibi, “geçmişin bütün ağırlığı”nı sırtımızda taşıyarak ilerliyoruz.
Nihai tanı için “geçmişin başka yükleri”ne de bakmak gerek...
Kabuğu soymaya devam edeceğiz...
Yapısal bunalım
Geçen hafta, yakınlardan başlamış ve son 35 yılın enflasyon-Kirli Savaş sarmalında aramıştık toplumsal hastalığı. Türkiye’nin bunalımının kökenlerine doğru yolculuğumuzda bu yazıyla biraz daha gerilere gidelim...