Bazı yaralar giden ama varamayan, uçan ama konamayan seyyahtır, âşıklar gibi gitmeyi severler. Kâh birbirlerine kâh kendilerine giderler. Gidip başkalarının bedenlerine konarlar ki yaralar birbirlerini tanısın, yaralar birbirleriyle tanışsın… Belki de bu nedenle bir halkla tanışmak, yaralarıyla, yaraların neden ve sonuçlarıyla tanışmanın tarihsel ve güncel görgüsüdür."Bazı yaralar ise tersine mevzuu terk edenin mevzii, mevzii terk edenin mevzuu terk ettiklerini bildiklerinden hep kalırlar. Onlar sadece bedeni değil yara mahallini, yaralı ve ölü evleri ve ağaçları da beklerler. Beklerler ki, yarayla göz göze gelenlerin kimler, nereye ait oldukları, hangi dağın dağbanı, hangi gülistanın gülü olduğu bilinsin. ("Yara gömleği giyer buralarda herkes. Ömrünce de çıkarmaz. Biz yaralarımızı herkese göstermeyiz. Ağaçlara, sulara, kuşlara gösteririz çünkü onlar bizim yara arkadaşlarımızdır…"
Son gittiğimde görmüştüm; evler, ağaçlar suçiçeği çıkarmıştı… Baştan aşağı yaralardan oluşmuş, taşının üzerine söz kondurmayan bir ihtiyar; "Evlerin, ağaçların, insanların yaralarını kaşımayın ki iz kalmasın!", demişti. Yaralardan el alan bu imkanlı cümlede yaranın kendisi ve imgeleri vardı, yara estetiği vardı ki şiir ötesi sihirli bir cümleydi. Çevrede yarayla değil sadece "imgesiyle" ilgilenen aklı ve kalbi turistik, eskiden oryantalist denilen, şimdinin "yara turisti" insanlar vardı. İyi kalpli kötülük olan bazıları, yaralara sormadan, arkadaşlık bile teklif etmeden yaralardan "şiir" yapmayı bilirdi. Mesela; bir başkası öykü, bir başkası şarkı yapmayı bilirdi… Bu öyle yaralı bir dengeydi ki, yaraları asimile etmenin aracı da olabilirdi şiirler, öyküler ve şarkılar. Yaraların da sömürüldüğüne ve sömürgeleştirildiğine şahitti hem tarih hem de coğrafya… ("Buraya gelenler yaralarımıza turistik bir eşya gibi bakıyor… Turistik eşya gibi yaralarımızın başını okşuyor, yaralarımızla fotoğraf çektiriyor… Burada her şey, dağ-taş, evler-sokaklar, insanlar ve hayvanlar ‘yara burcu’nda… Yaralarımızın onları yardıma çağırdığını zannetmeyin. Gölge etmesinler başka turist istemez. Yaralarımız selam eder ama kime?"
Bazen küser yaralarımız bize, aylarca yıllarca konuşmazlar. Bazen de şımarırlar ki sormayın ‘dağlarına bahar gelmiş’, iki arada bir yarada Devrim olmuş zannedersiniz. Yara deyip geçmeyin, ne kendinin ne de yaraların sırlarını bilmeyen Dünyalılar bir yana yaralar, insanların tüm sırlarını ve sınırlarını bilir… Nereden baksak bedenimizin çoğu su, kalanı ise yaradır. Bir başka ihtimale göre ömrümüzün yarısı eder yaralarımız, diğer yarısı ise, kimine göre aşk, kimine devrimdir… ("Ben ilk yaralandığımda annemden dil emiyordum… Harfler saçıldı ağzımdan, emdiğin dili burnumdan getirdiler…"
Dünya hakkında her şeyi bilen ama yaraların nereden gelip nereye gittiğini bilmeyenlere hayatlarında bir kez olsun bir yaranın önünden geçmeyenlere, Osmanlıyla ve Cumhuriyetle yaralananlara selam vermeyenlere ne demeli? Yara sonuçtur diyerek işin içinden çıkmak isteyenler olabilir? Belki de sonuçtan çok nedendir yara, belki de dünya görüşüdür her yara. Belki de tarihin marangoz hatası devletler gibi bir varoluş hatasıdır insan ve yara onu iyileştirmek için vardır. Belki de tanrı bile tarih bile bunu bilmiyordur. Öpücüklerden yapılan insan yaralardan da yapılır. Daha doğrusu yaralardan her şey yapılır. ("Bir komşumuz vardı, savaşta bile yaralanmamıştı, her seferinde yara isterdi benden… Kendinde olmayana, yaraya âşık olmuştu… Aslolan madalya değil yara taşımaktır der, giderdi. Bir yaramız eksilirdi, hiç yara özlenir mi demeyin, özlerdik giden yarayı."
Kimimiz Beşiktaşlıyız, kimimiz Galatasaraylıyız, kimimiz Amedsporluyuz, yaralıyız işte…