Önce haberi okuyalım: Komşuları, şehit Yarbayın ana ocağına en son Kurban Bayramı’nda geldiğini ve ayrılırken de yakınlarına, “Belki bir daha gelemem” dediğini anlattı. Yarbay’ın ayrıca terfisini de bayramda aldığı kaydedildi. Ailenin Cenk Kadıoğlu isimli komşuları, Kurban Bayramı’nda terfi alan Yarbay’ın “Terfi aldım ama üzüntülü gidiyorum. Belki geri dönemem” diyerek helallik aldığını kaydetti.
Cumhuriyet, Sözcü gibi birkaç “ulusalcı” gazete dışında, tankçı yarbayın ve beraberindeki askerlerin hayatlarını kaybetmesi, alışılmışın dışında “tevekkül”, “sükunet”, “ihtiyat”, hatta “vurdum duymazlık”la karşılandı.
Neden?
Neden, yarbayın kızı Altunay’la, annesi Fehmiye, babası Ali, eşi Nalan Ajdar’la alışılmış o “iç paralayan” röportajlar yapılmadı? “Şehit olmadan iki gün önce…” diye başlayan haberler neden TV’lerde, gazetelerde boy boy gözümüzün içine sokulmadı?
Çünkü biliyorlar, yarbayın ve emrindeki askerlerin ölümlerinden kimin sorumlu olduğunu biliyorlar.
Kimisi sorumluyu göstermekten korktuğu için, kimisi sorumluyu korumak için “haberin” üzerinde tepinmiyorlar. Haberin cılkını çıkarmıyorlar. Şöyle bir yazıp, söyleyip geçiyorlar. “Hain tuzak”, “alçak mayın” filan diyemiyorlar. O “hain tuzağın”, “alçak mayının” üzerindeki parmak izlerini görüyorlar.
Yarbay… Yani çoktan savaş sanatında pişmiş, olgunlaşmış bir subay. Böyle bir subay hiç “görev yerine” giderken “üzüntülüyüm” der mi? Diyor. “Döner miyim, bilmiyorum” diye konuşur mu? Konuşuyor.
Neden acaba?
Neden görev yerine, askerinin başına, cepheye giderken “üzüntülü” ve “endişeli”?
Harbiye’de yetişmiş, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın evladıyız” diyerek okulu bitirmiş. Rütbe üstüne rütbe almış, yarbay olmuş bir Türk subayı sizce neden böyle konuşur?
Şundan: Bu savaşın başındaki hükümet ve Saray, aklı başında hiçbir subaya “güven” telkin etmez. O subaylar ki, NATO karargahlarında “neyin ne olduğunu” senden benden daha iyi bilirler.
İhsan Ajdar PKK’ye karşı “vuruşmaya” gitmek üzere evinden ayrıldığı sırada, ABD’nin o vuruşacağı PKK’nin “uzantısı” olduğu söylenen PYD güçlerine gerisi gelmek üzere 50 ton silah yardımı yaptığını “üzüntü” ve “endişeyle” düşünmemiş olabilir mi? NATO’nun emir komutası altındaki TSK’yı, ABD’nin DAİŞ’e karşı “en güvenilir müttefik” saydığı güçlerle topyekün savaşa sürüklemenin anlamını bilmeyen bir subay, yarbay rütbesine kadar yükselebilir mi? Rusya’nın, ABD’nin, tüm Avrupa devletlerinin, bu arada İran’ın karıştığı bir savaşta, Türk ordusunu böylesine yalnızlaştırıp, bir de 40 yıldır “boyun eğdirilemeyen” bir güçle karşı karşıya getirmenin askeri, politik, diplomatik, ekonomik ve insani sonuçlarını yarbay rütbesindeki bir subayın bilmemesi mümkün mü?
Yarbay bu nedenle “üzüntülü” ve “endişeli” evinden ayrılmıştır.
Korktuğundan, öleceğini düşündüğünden demeyeceğim. Gerçi insan ölümden korkar. Asker de korkar, subay da korkar.
Savaş tarihini okumuş bir yarbay, “barışa bir adım kala toprağa düşen” asker öykülerini dinleye dinleye büyümüştür. O yüzdendir ki, tam da PKK’nin “eylemsizlik” kararı aldığı bir sırada, hükümetin bu büyük fırsatı “ciddiye almamasının”, savaşı sürdürmesinin, kendi ölümünü düşünmemiş olsa bile, kimbilir kaç cana mal olacağını o yarbay düşünmemiş olabilir mi?
Emrindeki astsubay ve erlerin, “eylemsizlik kararı” uygulandığında en azından 1 Kasım’a kadar yaşayacakken, hükümet ve Saray’ın “savaş kararı” yüzünden öleceğini düşünen her subay gibi Yarbay’ın da emri altındaki askerlerin yazgısı ile ilgili “üzüntü” ve “kuşku” içinde olmasını anlamak zor mudur?
Yarbay ve yanındaki astsubay ve erler artık evlerine dönemeyecekler.
Bu satırların yazarı, “savaş sırasında vurulan TSK mensupları ve HPG mensupları“ için tek bir kere bile “vah vah” demedi. Savaşa “vah” demeden, savaşın sonuçlarıyla uğraşmayı kirli bir “popülizm” olarak gördü.
Ama ortada bir “eylemsizlik” kararı varken can verenler savaşın kurbanı değildir. Savaş kararı veren hükümet ve Saray’ın kurbanlarıdır.O yüzden “vah” diyorum…