Uykularını kaçıran bir ağrıya, sağrısındaki ağır ağrıyla indiği uyku kuyusundan suyu kurumuş gözlerle sıçrayıp uyandığı bir sayrıya, sarılmamış, açık kalmış, ağzından öpülmemiş bir yaraya dönüşürken bir ömrün en bahar gününde bir dağ doruğuna, bir halkla paylaşılacak bir parça ekmekten onunla paylaşılacak koca bir cennet düşüne doğru başlayan yolculuk, halkına borçlu kaldığını düşünerek verilen son nefese dönüşürken hangi şiir, hangi ayet, hangi ahit, hangi kadim söz eğmez utançtan başını “ölürsem mezar taşıma halkına borçlu öldü yazın” diyen soylu söylemin yanında. Bu eylemi zulme karşı emsalsiz bir direniş, keskin ve yoğun bir özgürlük mücadelesi yahut bir ulusal kurtuluş mücadelesi, bir sınıf savaşı olarak tanımlamak çok sığ bir değerlendirme olacaktır. Tüm bunları içinde barındırmakla birlikte Diyarbakır Askeri Cezaevinde ortaya konan, eylem, tutum, direniş en masum olandan, en günahsız kalandan, en adanmışlıktan insanlığın yeniden yaratılması eylemidir. Bu mücadele kaybedilirse insan olmanın geri dönmemecesine yeryüzünden silinip gittiği bir cehennemdir geriye kalan yaşamın adı.
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu eylemiyle ilgili yazmayı tasarladığım senaryo vesilesiyle bir kez daha okuduğum Muzaffer Ayata’nın “Diyarbakır Zindanları”adlı kitabını elimden bıraktıktan sonra uzun süre elimi diğer elime, sesimi kulağıma, dilimi kuruyan damağıma uzatamadığımı hissettim. Diğer sefer bu kitabı okurken yahut Diyarbakır cezaevi ile ilgili kitapları daha önceleri okuduğumda neden bu kadar etkilenmedim diye düşünmeden edemedim. Bu sorunun cevabını ancak senaryo taslağını yazmaya başlarken anlayabildim. Bu kitabı bu sefer bir senaryo yazmak için okumuştum ve okurken bir bir karakterler, direnişler, destansı mücadeleler zihnimin içerisinde beni de içine alarak bir şimdi halen yaşanmakta olan gerçekliğe dönüşüyordu. Ölüm orucunda açlıktan ve susuzluktan kuruyan dudakların arasından sızan iniltilerin kendisi için değil yanı başındaki arkadaşı için olduğunu okumak, görmek, insanın kendi yararına yaptığı her eylemin devasa bir suçluluğa dönüşerek insanın boynundaki pranganın zincirine bir halka daha eklemesine neden oluyor. İnen her cop, aç kalan her nefes kitaptaki sözcüklerden fırlayarak boğazıma sarılıyor. İşkenceden geçen, düşürülmeye çalışılan ruhlara ait bedenlerin üzerinde dik duran başlardan birbirlerini görünce yayılan gülümseyiş sımsıcak avuçlarıma dolanıyor. Yazarın kendisinin de bir parçası olduğu bu mücadelede çekilen onca acıyı, ödenen onca bedeli böylesine mütevazi, böylesine bir borç ödermiş gibi utangaç anlatan dili mi, her paragrafından her sayfasından devasa destanların damıtılabileceği, çağlara bedel romanların, hikayelerin, filmlerin, şiirlerin damıtılabileceği yaşanmışlıkların kendisi mi beni bu kadar alıp kendi parçasına dönüştürmüştü karar veremedim.
Bir halkı halk olarak koruyabilmek değil aynı zamanda onu insan olarak tutabilmek, insanlığı zulmün cehenneminden yeniden bir cennet düşüyle yaratabilmek kadar soylu bir eylemin, halen daha bir romanın, bir filmin sofrasına konuk edilmemiş olması sanat adına ne kadar büyük bir kayıp. Kendini insan olarak var etme mücadelesinin bu soylu eylemine bigâne kalan, şatafatlı biçimlerle içi boş kof hikâyeler anlatanların ahvali ne hazin bir ahvaldir. Yaşamı, uğruna ölecek kadar sevenlerin bu emsalsiz direniş hikayelerini kim anlatacak? Ölürken kendini halkına borçlu hisseden kahramanlar ne zaman filmlerimizdeki, hikayelerimizdeki sahte karakterlerden kendine yer bulacak. Sanatsal üretimlerimizi ısrarla bu mücadeleden, bu kahramanlardan, bu ağrılardan uzak tutan ne? Hangi kaygı, hangi beklenti onların kurduğu ve bedelini büyük ödediği bu devrim düşüne bizi sanatımızla ortak olmaktan alıkoyuyor?
Sanat adına yürütülen tartışmaların temeline, gerçekleştirilen üretimlerin harcına bu ve benzeri soylu mücadelelerin ağrısı, sevinci, umudu, düşü dahil edilmeden gerçekten yeni bir şey yaratmak, yarına yürüyebilecek bir söz söylemek, gidilmemiş yollar, kurulmamış düşler kurmak mümkün müdür?