İnsan ki bir buçuk metre yerin altına üstelik ölü olarak bile girmekten korkarken, yüzlerce metre yerin altına neden girer, nasıl girer? O ocakta yakalanacağı meslek hastalıklarının, ömrünü yarı yarıya kısaltacağından emin ve muhtemel bir iş kazası nedeniyle o kadar yaşamasının bile bir şans olduğunu bilerek üstelik.

Girip de çıkmamak var diye sevdiklerinin yüzüne son bir bakış atıp, son bir bakış alarak gökyüzünden ve sağ salim çıkılan her güne şükrederek. Gözlerinde, yüzüne bulanan karanın bahtını da esir almışlığının hüznüyle. Karın tokluğuna mecbur bırakıldığı bu yolculukta bir göçük, biraz grizu, bolca karbonmonoksit, bir yangın ya da kanser ya da silikozisle son bulacak hayatına bir ağıt bile yakamadan…
 Ailesinin, çocuklarının karnı doyacak diye, bile bile ama başka seçeneği olmadığından, yani mecburen ölüme gitmek...
Daha dün, Manisa-Soma’da yüzlerce madenci, yerin yüzlerce metre derinliğinde karbonmonoksit gazından zehirlenerek öldürüldü. İşverenin daha fazla kazanma hırsı ve devletin, sermayenin çıkarlarını insan canından üstün tutması sonucunda yaşandı bu katliam.
İlk değildi elbet. Kayıtlara göre, her yıl ortalama binbeşyüz, ikibin kişi bu iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor. Kayıt dışı çalışmayı kapsamayan resmi rakamlara göre, her gün 176 iş kazası oluyor ve bu kazalar sonucunda ortalama 4 işçi ölüyor, 5 işçi iş göremez hale geliyor. 2011 yılında 69.227 ve 2012 yılında da 74.871 iş kazası olayı yaşanmış. Ve yapılan tespitlere göre bu iş kazalarının yüzde 95’i; evet yüzde 95’i gerekli güvenlik önlemleri alınmış olsa önlenebilirmiş. Yani bu kazaların yüzde 95’i, kar hırsıyla işlenmiş cinayet.
Aynı miktar kömür çıkartılması sırasında ABD'de 0.2, Çin’de 2, Türkiye’de 8 kişi ölüyormuş. Almanya’da son kırk yıldır kömür madenlerinde hiç ölüm olmamış. Bizdeki kader kimsede yok yani. Yine Türkiye, kişi başı gelir açısından dünyada en iyi 17. ve fakat en çok iş kazası olan ikinci ülkesiymiş. Neden acaba?!
Öte yandan, Türkiye devleti memnun ki bu halden, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 176 numaralı "Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi"ni imzalamıyor. İş güvenliği ve sağlığı için gereken yatırımları yapmaktan ve işverenlere yaptırmaktansa katliamları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Eh, işin ucunda para varken insan canının ne kıymeti harbiyesi olabilir ki?!
Soma’da yüzlerce madenci katledildi. Aslında, bir ölenler, bir de yakınları dışında herkes alışıktı bu katliamlara. Sayı bu kadar kabarık olmasaydı yine üçüncü, dördüncü haber olarak yer bulacaktı haber bültenlerinde… Ancak, bu kez birinci, hatta tek haber. Çünkü bir değil yüz yüz gittiler ölüme. Yüz yüz katledildiler. Ve ancak böyle oturabildiler gündeme.
Ahlanıp vahlanmanın dışında bir etki oluşabilecek mi bu olaydan, kesin bir şey söylemek zor. Daha çok kazanç hırsıyla işlenen bu cinayetleri durdurmanın bir yolu, sömürgenleri bu kazançlarından mahrum etmekten, en azından bununla tehdit etmekten geçiyor belki de. Sendikaların aldıkları genel grev kararları bu anlamda değerli.
Ancak bir günlük bir grevin bu etkiyi yaratmaya yetmeyeceği de muhakkak. İş cinayetlerinin engellenebilmesi kapitalist sömürünün, faşist yönetme anlayışının dizginlenebilmesi ile doğrudan ilişkili. Yazıyı yazdığım bugün; yani 15 Mayıs hem Kürt Dili Bayramı hem de Vicdani Ret Günü. Soma’da işçileri katledenlerle, Kürt dilini yasaklayanlar, gençlerin eline silah tutuşturup iradelerini yok sayanlar aynı. Yani düşman ortak.  Bu kadar insanın ölümüne üzülmemek mümkün değil elbet, ancak bir daha yaşamak istemiyorsak bu gün sadece yas günü olmamalı. Yas ve isyanı birbirine harmanlamak gerekiyor belki de.