Bundan birkaç yıl önce Ayrıntı Dergi’ye yazdığım bir yazıda (http://goo.gl/uGnKKi), barışın hukuksal bakımdan olanaksız olduğunu ileri sürmüştüm. Temel argümanım da mevcut çatışmalı durumun, hiçbir zaman hukuksal düzeyde, bir ‘savaş’ olarak tanımlanmamış olmasına dayanıyordu. Bu durum, hukuksal anlamda bir savaş olarak tanımlanmadığı için de ‘çatışmanın’ içerisine yerleştirilebileceği hukuksal alan, ancak ve yalnızca hukuksal bir düzenleme alanı olarak beliriyordu. Olgu, bir savaş hukuku alanı içine değil, kamu hukuku alanı içine yerleşiyordu. Bunun da zorunlu sonucu, Kürt sorununun hukuki manada Türk Kamu Hukuku’nun sınırları içerisine hapsedilmesi oluyordu. Kamu hukukunun terimleriyle düşündüğümüzde, Türk tarafının ‘egemenliği’ baki kalıyor, bu durum Kürtlerin egemenlik hakkının, bırakın sorunsallaştırılmasını, görünür ve üzerine düşünülebilir olmasına bile imkan vermiyordu. Bir egemenliği veri saydığımızda, karşımıza çıkan Kürt savaşçı figür de bir ‘terörist’ olarak beliriyordu. Zaten 2014 yazında Resmi Gazete’de yayınlanan tek resmi belge de yine o bildik terime başvuruyordu: “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”. Rakamlar da dâhil toplam 265 sözcükten oluşan 6 maddelik kanunda ‘barış‘ sözcüğü hiç geçmezken ‘terör’ sözcüğü üç kere geçiyordu. Üstelik 2. Maddenin C bendi, dalga geçer gibi, şöyleydi: “Silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleri ile sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirleri alır.” Neyse artık bu örgüt, kimlerden oluşuyorsa...


Öznelikten yoksun bırakma: İnsandışılaştırma

Muhatabını kişisizleştirmeye, kişisel bir öznelik halinden yoksun bırakmaya dönük bu tutum, Türk devletinin temel-kurucu siyasal paradigmalarının hâlâ devrede olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Devlet gerçek bir dönüşüm göstermeye razı değildi. Kendi kamu hukukunda ısrar ediyor, fakat bu hukuku da paradoksal bir biçimde, ‘yurttaşlığın’ bütünüyle aşındığı bir siyasal evrende işletiyordu. Hukukla siyaset iç içe geçerken, karşımıza kimin insan olduğuna ve kimin insan olmadığına karar veren bir ‘egemenlik’ biçimi çıkıyordu. Suç ve ceza diyalektiği klasik anlamını yitiriyordu. Bu klasik anlam, basitçe suçlunun cezalandırılmasından ibaret değil elbette. Bu anlam, suçu oranında ideal insanlık halinden uzaklaşmış kimsenin yeniden insanlaşması yönünde bir dengeleme edimini de içerir. Bu anlam kaybedildiğinde, egemen yalnızca kimin ‘ölebilir’ olduğuna karar veren olarak değil, aynı anda, kimin ölümden yoksun bırakılabileceğine de karar veren olarak belirir. Ölümden mahrum bırakılan kimse, artık bir ‘kimse’ değildir. Buna insan-dışılaştırma (dehumanizasyon) dendi, deniyor. İnsan dışı bir varlığa karşı etik-siyasal birtakım sorumlulukların iptal olduğu ve ona her şeyin yapılabilir olduğu da ortada. Elbette yanlış değil bu değerlendirme; fakat bununla yetinebilir miyiz?


Dünyevi hukuktan da, ilahi hukuktan da...

Günümüz Türkiye’sinin faşist propagandası içinde Kürt, yasayı ihlal eden ve yasanın altını oyan, bu nedenle de yeni ve uyumlu bir Türk toplumunun ortaya çıkabilmesi için ilk olarak cezalandırılması ve en nihayetinde ortadan kaldırılmasında bir beis olmayan bir figür olarak sunuluyor. Tuhaf bir paradoks elbette. Birileri, Kürtlerin yasayı ihlal ettiği iddiasıyla bizzat yasayı askıya alıyor. Böylelikle de direnen Kürtler, insanî hukukun dışına bırakılmış oluyor. Fakat buna eşlik eden “dinsel söylemi” nereye koymalı? Çünkü devletin cenazelerle uğraşma biçimi, direnenleri insani hukukun dışına bırakırken, onların “ilahi hukuk” tarafından kapsanmasının da önüne geçmeye çalışıyor. Öldürülebilir ama kurban edilemez! Faşist propagandanın sözcüğüyle, “leş“ olur, yani “ilahi hukukun”, ius divinum‘un da dışına atılır.

Oysa Hint, Uhud’da Hamza’nın ciğerini söktükten sonra, Müslümanlar bunun intikamını aynı biçimde almaya kalkıştıklarında, bizzat Peygamber’in, bunun adına “mûsle” diyerek yasaklamış olduğu da bilinmektedir. Yine İslam hukukunun en temel ilkelerinden biri de “ölüden hükmün kalkmasıdır”. Fakat nasıl olur da bu cinayetlere ve daha da ötesi, ölülerin “ilahi hukukun” da dışına atılmasına yönelik operatif işleyiş, dini söylem ve simgeleri bu kadar devreye sokabilir? Yanıtı ırkçılık üzerine ciddi çalışmaların sahibi Žižek’ten alabiliriz. Žižek, bir topluluğun, kendi gerçekliğini düzenli ve uyumlu bir biçimde yapılanmış olarak deneyimlediği sürece, bizzat kendi kalbindeki özsel çelişkiyi bastırmak zorunda olduğunu ileri sürüyordu. Başka bir deyişle, ütopyacı bir fantezinin (örneğin 1071’in ve 1453’ün güncellenmesinden oluşan bir fantezi) çalışması için, mantıken, kendisine ait bir parçayı reddetmesi ve bastırması gerekmektedir ve etki gücü de bunu nasıl yaptığına bağlıdır. Şimdi önümüzde iki İslami ilke varken, nasıl olur da cenazelerle bu kadar uğraşanlar Müslüman olduklarını ileri sürebilirler hala?


Fanteziler dünyası!

Elbette ikili ve paradoksal bir fanteziyle! Bir fantezide, ilkin ütopyacı bir yön söz konusudur: Organik ve doğal bir biçimde birbirine bağlanmış insanların birleşik ve uyumlu bir topluluğu olarak mükemmel devlet fantezisidir bu. İkinci olarak da bu fanteziye eşlik eden ikinci bir fantezi söz konusudur: Bu ütopyanın gerçekleşmesini durduran entrika, komplo ve tehditlere ilişkin fanteziler. Eğer gerçek ve ampirik bir tehdit söz konusu değilse, icat edilmelidir. En basit örneği, önümüzdeki devasa Kürt sorununun asli nedenini Kürtlerin tanınmamalarının, en temel haklarından bile yoksun bırakılmalarının oluşturduğu bir durumda, bir “dış güçler” manzumesinin seferber edilmesidir. Fantezi, gerçeklikle ilişki kurmaz; mevcut gerçekliği eğip bükerek başka bir simgesel-gerçeklik yaratır. Tam da bu nedenle Türk toplumu, ırkçılığını meşrulaştıracak işler yapmaya kalkışmıyor; ırkçılığını inkâr ediyor. Bu ırkçılıktan kaynaklanan edimlerini, ırkın değil ama örneğin belirli bir dinselliğin ekonomisine kaydedip, bu ekonominin terimleriyle söylemselleştiriyor.

Türk toplumundaki inkârcı halin boyutlarını ortaya koyan muhteşem bir Bektaşi fıkrası vardır. Adamın biri, bir dilek dilemiş, bir adak adamış. “Ey Allah’ım,” demiş, “şu işim bir olsun, sana bir kurban keseceğim.” Adamın işi olmuş, fakat adam pinti, kurban kesmek istemiyor. Bu işin bir çaresi yok mudur, diyerek hocalara, mollalara gitmiş. Kime gittiyse, hep aynı yanıtı, kurbanı kesmek zorunda olduğu yanıtını almış. Nihayet bir Bektaşi ile karşılaşmış. Bektaşi, “Sen bu sözü verirken yanında şahit var mıydı?” demiş. Adam “yoktu” deyince, Bektaşi “E o zaman inkâr et!” deyivermiş. Geniş anlamıyla ekonominin inanca galip geldiği anı işaretler bu fıkra. Fakat çok daha önemli bir başka şeyi daha ortaya koyuyor: Adamın “Yahu bizzat Allah şahit ya işte!” diyememesini. Burada mizahı yaratan şey, Bektaşi’nin sözlerinin adamın durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor olmasıdır. Adam kurbanı kesmediği sürece kendisi bir kurbana dönüşüyor. Ne kadar tanıdık! Ayrıca, fıkradaki adam, kendisini olmadığı bir şey olarak sunmayı ikinci bir doğa haline getirmiş olduğundan, ne olduğu şey olabiliyor ne de olmadığı şey.


Fantezinin iki kökü

Bu türlü bir fanteziden türeyen güncel Türkiye’nin gerçeklik algısının temelinde iki büyük olay ve elbette iki büyük inkâr bulunuyor. İlki, hiç kuşkusuz, Ermeni Soykırımı’dır. Üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçtiği halde, hala, üzerine nasıl konuşacağımızı dahi bilemediğimiz... İkincisi ise gerçekte bir iç savaş olan Türk-Yunan iç savaşının, bir Kurtuluş Savaşı mitolojisiyle sunulmuş, sunuluyor olmasıdır. İnönü Savaşları örneğinden de bildiğimiz üzere, bir savaş yoksa bile -geriye dönük olarak- icat edilmelidir. Çünkü ulusal kimlik mitleri oluşturma süreçleri, daima, ilk olarak kanlı çatışmanın ve kökendeki etnik temizliğin bilgisini bastırmak zorundadır. İdeolojinin ve fantezinin işlevi, insanlara, Gerçek’ten bir kaçış noktası sunmak değil, toplumsal gerçekliği, travmatik ve gerçek özden bir kaçış olarak sunmaktır. Toplumsal gerçekliği bu kaçış üzerine kurulmuş bir ülke ve toplum yapısıyla karşı karşıyayız Türkiye’de. Bu nedenle Cizre’de olan bitenlerin, Lice’nin cayır cayır yanmasının, Sur’da olup bitenlerin, üstelik “hakikat” gün gibi ortadayken, ülkenin batısında ciddi bir hareketliliği doğuramamış olmasına şaşırmamak gerekiyor. Çünkü toplumsal gerçekliği “kaçış“ olarak inşa olmuş bir toplumdan söz ediyoruz.

Bu kaçış arzunun tatminini olanaksızlaştırır. Tatmin bulması imkânsız bir arzu yaratır siyasal-toplumsal fanteziler. 1071’in 2071, 1453’ün 2053 gibi fantezilerle güncellenmesi, Erdoğan’ın uzun zaman önceki bir deyimiyle, “take-off”... Nesnesiz arzulardır bunlar, ama özneyi oluşturup inşa eden simgelerdir de aynı zamanda. Bu özne, bir kere ortaya çıktıktan sonra, başka insanlarla ilişkileri, “öteki” ile ilişkileri, daima, bu arzunun önündeki engeller olup olmadıklarına göre kurulacaktır. Yani tatmini olanaksız arzu, bir tasnifleme ölçütü olarak işlev görür. Bu özne, eğer haz ve keyfe erişemiyorsa, bir başkasının onun yerini gasp etmiş ve bunu elinden almış olduğu varsayımını, bunun nedeni olarak görür. Bizzat kendi arzusunun kipinin, tatminsiz bir arzu kipi olduğuyla yüzleşmek, elbette aklına bile gelmez. Çünkü o, bir arzusu olan bir özne değildir, aksine, ona dışsal bir biçimde üretilmiş arzudur ona sahip olan. Sahibinin bedenidir artık o; kadın dahi olsa, çirkin, pis bir erkek bedeni.


Yasa ihlaliyle özdeşleşme

Olağanüstü hal ile arzunun terimlerinin iç içe geçtiği bir yer burası. Olağanüstü halin açtığı mekânda, egemenliği temsil eden figür, yani egemenin ürettiği arzunun bedeni durumundaki beden, bizzat kendi haz ve keyfine ulaşmasına engel olduğunu düşündüğü figürle karşı karşıyadır. Arzu kendisinin arzusu olmadığı için, kendi arzusuyla sahibinin arzusunu birbirinden ayıramadığı için, bu figür, onun algı dünyasında, sapkın bir hazzın nesnesine dönüşür. İstisna mekânları, “normal” durumlarda kabul edilemeyeceğini varsaydığımız arzulara, makbul görülecekleri bir uzam sunmaktadır. Cizre’de askerlerin evleri işgal ettikleri sırada olan biten buydu: Topluluğun “normal” gündelik hayatını düzenleyen kamusal ya da simgesel Yasa ile değil, Yasa’nın ihlalinin, Yasa’nın askıya alınmasının belirli bir biçimiyle (psikanalizin terimleriyle, hazzın belirli bir biçimiyle) özdeşleşme. Anayasayı bir kerelik görmezden gelmenin bir sakınca yaratmayacağını söyleyen Turgut Özal’dan, “Anayasayı paramparça edeceğiz” diyen saray soytarısına uzanan çizgi... Eğer Schmitt’in dediği gibi, olağanüstü hale egemen karar veriyorsa, yani egemenin yasayı ihlal etme icazeti varsa, egemenle özdeşleşen herkesin talebi, yasayı ihlal etmek olacaktır. Üstelik yalnızca kamusal yasayla ilgili olarak değil, dinsel yasayla ilgili olarak da işlev görür bu: Hem İslam’ın kimi temel ilkeleriyle açıkça çelişki oluşturan edimlerde bulunmak hem de koluna taktığı Enfal Suresi’yle kendini hala Müslüman görebilmek, ancak Yasa üzerinde ihlal yetkisinin olduğu varsayımıyla mümkündür. Bunun vahim teolojik sonuçlarını tartışmak da dindarların ve teologların işi olarak dursun bir kenarda.


Kurucu öğe: Tecavüzcülük!

Sözü edilen sapkın hazzın öznesi erkek, nesnesi kadındır. Söz konusu arzu nesnesi kadın değilse bile söylem düzeyinde kadınsılaştırılır ya da kadınsı nesneye erişim gücünden yoksun, iktidarsız erkek olarak işaretlenir. Bunun açık örnekleri, “Fistanlılar nerede” biçimindeki Özel Harekât imzalı duvar yazıları ve özellikle Cizre’deki evlerde gerçekleştirilen talanların tarzıdır. Karşısındaki bir figürü kadınsı olarak kodlamak, açıkça onu tecavüz edilebilir bir varlık olarak yeniden inşa etme yönünde bir girişimi içerir. Elbette bunun anlamı, kadının zaten tecavüz edilecek bir varlık olarak en başından beri orada tutulduğudur. Türk erkeği böyle bir erkektir; savaşçısı (!) böyle bir savaşçıdır ve bu nedenle Türk toplumunda tecavüz bir sapma olarak değil, kurucu bir öğe olarak düşünülmelidir. Çünkü bu toplumun özsel antropolojik öğesi, bu türlü bir erkeklik biçimidir. General Abdullah Alpdoğan’dan sıradan tecavüzcülere uzanan çizgidir bu. Sıradan tecavüzcü... Reel ya da potansiyel tecavüz, bu toplumun dokularına ne kadar sirayet etmiş olmalı ki, “sıradan” gibi bir sıfat iliştirilebiliyor tecavüzcünün başına. Bu bile pek çok şeyi açıklıyor.

Yasa ile ihlalin, izin verilen ile günahın iç içe geçerek anlamını yitirdiği bir uzamdır istisna mekânı. Yasa yoksa günahın olmadığını söyleyen özdeyişin tam tersi bir durum çıkıyor ortaya: Türk toplumunu toplum yapan şey yasa değil, ezici bir çoğunluğun bir yandan yasanın mevcudiyetini isterken, bir yandan da kendisinin bunun dışında durmasını istemesidir. Bu ikili arzunun yarattığı çelişkiye fantezi üretimiyle yanıt verilir. 6-7 Eylül Olayları’nın (Olay!), Sivas Katliamı’nın, Roboski Katliamı’nın, Sur’un, Cizre’nin içerisine yerleştirildiği dilsel uzama bakmak yeterli bunu görmek için. Katil olmadığını hissederek öldürmek, hırsız olmadığını hissederek çalmak, hak yemediğinden son derece emin bir biçimde sayısız insanın hakkını gasp etmek ancak böyle mümkündür.

Kürdistan şehirlerinde olup bitenler, bu bakımdan, Türk devletinin iki temel krize verdiği yanıtlar olarak da okunabilir. İlki kurucu-mitolojinin ve ikincisi de Türk-İslam sentezinin krizidir. Yine bu nedenle Doğu Perinçek’te temsil olunan sözde “seküler” eksen ile Erdoğan’da temsil olunan sözde “dindar” eksenin buluşması o kadar da şaşırtıcı değildir. Eh, gerçek bir seküler eleştiri ufkundan yoksun “seküler” ile dibine kadar bu dünyaya tapmakta olan dindar arasında o kadar da uzun boylu bir fark yoktur. Bu toplum, “doğal”, barışçıl ve demokratik bir biçimde gelişimini sürdüren bir devlet olarak meşruiyet talep edecekse, vahşetten, kıyımdan ve kıtalden ibaret özünü sürekli inkâr etmek zorundadır ve bu inkâr da sıklıkla vahşetin, kıyımın, kıtalin araçlarına başvurmaktadır.

Kendi özsel çelişkisini bastırma uğraşı, özsel çelişkiyi oluşturan kolektif şiddet edimini ve bu edimle görünür hale gelen eşitsizlik biçimlerini görünmez kılma uğraşı vs. Kötü olan hep başka yerdedir. Kölecilik pratiklerini yalnızca Afrikalı siyahlara uygulanan bir Amerikan pratiği sanarak kendi beyaz renkli kölelerini unutan, ırkçılığı siyah/beyaz ayrımından ibaret zannederek, kendisinin ırkçı değil ama Türk olduğunu öne süren bir tuhaf öznelik biçimi... 


ABDURRAHMAN AYDIN