Sürecin çeşitli taktiklerle ağırlaştırıldığı, ertelendiği ve müzakerenin kapsamının dar bir alana sıkıştırılmaya çalışıldığı görülüyor
- Hukuk başta olmak üzere her alanda kapsamlı ve yapısal reformların hayata geçirilmesini gerektiriyor. Düzenlemeler, dar ve geçici reformlarla sınırlı kalmamalıdır.
- Düzenlemeler, topluma alan açmalı; varlığını, dilini, kimliğini, kültürünü yaşayıp geliştirebilecek, kendini yönetebilecek garantiyi, yasada ve anayasada gösterebilmelidir.
- Düzenlemeler, belirli bir takvim çerçevesinde bütünlüklü bir biçimde hayata geçirilmelidir. Gerillanın siyasal/toplumsal yaşama katılımını; tutsak ve sürgünlerin dönüşünü sağlamalı.
- Alt-üst kademe, herhangi bir eyleme karışan-karışmayan ya da yalnızca üye olan şeklinde bir ayrıma gidilmesi, yeni sorunlar üreterek geçiş sürecini zorlaştırabilecektir.
*RAZİYE ÖZTÜRK
Tersine dönen her barış süreci, şiddet ve kaosu daha da besleyerek toplumsal krizlerin derinleşmesine ve artmasına yol açtı. Savaşın derinleşmesiyle birlikte hayatın her alanında görünür hale gelen krizler, çözümsüzlüğü besleyen ve sebep olan politikaların rastlantısal değil, kökleri 1925’lere dayanan bir sistem çerçevesinde üretildiği, geliştirildiği ve kurumsallaştırıldığı gerçekliğini daha da açığa çıkardı. Bu politikanın en temel aracı ise tecrit oldu. Kürtler, varlık olarak tanınmaktan; bireysel ve kolektif hakları ile hukuktan tecrit edildi. Kürt halkının kolektif temsilcisi konumundaki Sayın Abdullah Öcalan’ın bu sistemin derinlemesine çözümlemesini yaparak çözüm yolu araması, bu politikanın başlıca hedefi hâline gelmesini sağladı.
Tüm bunlara rağmen Öcalan ile etrafında kenetlenerek mücadele eden Kürt halkı ve dostları, tecrit sisteminin teşhiri ve aşılmasında hayati bir rol oynadı. Toplumu merkeze alan bir stratejiyi belirleyen Öcalan'ın geliştirdiği perspektif ve yarattığı dinamizm, Kürtleri Ortadoğu siyasetinde belirleyici bir konuma taşıdı. Bölgesel gelişmelerin de etkisiyle Öcalan’ın 30 yılı aşan çabasının olumlu karşılık bulduğu yeni bir sürece girilmesi kaçınılmaz hale geldi.
“Devlet” yapısı içinde etkili bir siyasal damarı temsil eden aktörlerin söylemlerinde Ekim 2024 itibarıyla radikal değişimler görüldü. Öyle ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Meclis'in yasama yılı açılışında, her fırsatta “terör” söylemiyle damgaladığı DEM Partili yetkililer ile tokalaştı. Akabinde gerçekleştirdiği Grup Toplantısı'nda 'umut hakkı'na atıfta bulunarak Öcalan’ı Meclis'e çağırdı.
Devletin adım atmasına imkan tanındı
Bahçeli'nin bu çağrısından sonra her fırsatta “koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” diyen Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nı kamuoyu ile paylaştı. Demokratik uzlaşma yöntemiyle inşa edilecek barış ve demokratik toplum ihtiyacının vurgulandığı bu deklarasyonda yer alan; demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınması şartıyla silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshetmesi çağrısı tüm dünyanın gündemine oturdu.
Öcalan’ın bu tarihsel açıklamasını takiben PKK, çağrıyı esas alarak devletin de adım atmasına imkan tanıyacak pratik adımlara geçti. 12 Mayıs 2025’te silahlı mücadele stratejisini sonlandırma ve kendisini feshetme kararı aldı. 11 Temmuz 2025’te tüm dünyanın gözü önünde KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat öncülüğünde silah yakma töreni düzenlendi. Son olarak 17 Kasım 2025'te silahlı güçlerini Zap alanından çektiği kamuoyuna açıklandı.
Komisyon raporunun gerekleri bile yapılmadı
Öcalan’ın ve PKK’nin tüm bu somut, hızlı ve pratik adımlarının ardından, devletin yasal düzenlemeler konusunda harekete geçmesi beklenirken silah yakma töreninin üzerinden bir yıl geçti. Söz konusu süreç, Türkiye’deki geçmiş süreçlerden farklı olarak, toplumsal desteğin ve siyasetin daha geniş biçimde dahil olduğu bir süreç olarak başlasa da bütünleşmenin zeminini yaratacak ve sürdürülmesine imkan sağlayacak kayda değer hiçbir somut adım atılmadı. Meclis'te oluşturulan Komisyon'un 18 Şubat 2026'da yayımladığı raporun gereklerinin yerine getirilmesi bir yana dursun, özellikle iktidar cenahınca yapılan açıklama ve değerlendirmeler rapor ile ortaya konan çerçeve ve amacın çok daha gerisine düştü. Bu yaklaşım ve somut adım atılmamasına dair geliştirilen argümanlar ise gerçeklik bağı bulunmadığı için ikna edicilikten bir hayli uzak. Maalesef tarihsel bir meselenin çözümünde sergilenen bu tutum, çözüm iradesine dair de ciddi sorgulamaları beraberinde getiriyor.
Kapsamlı ve yapısal reformlar ihtiyacı
Oysa süreçlerin sağlıklı ve kalıcı biçimde ilerleyebilmesi tarafların karşılıklı adım atmasına bağlı. Çok katmanlı ve yüzyılı aşkın bir süredir var olan tarihsel bir meselenin çözümünde kalıcı bir sonuç elde edilmesi, hukuk alanı başta olmak üzere her alanda kapsamlı ve yapısal reformların hayata geçirilmesini gerektiriyor. Üstelik herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymaksızın, yürürlükteki hukuk çerçevesinde derhal atılabilecek adımlar bile var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması, ağır hasta mahpusların serbest bırakılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi ve temel hak ihlallerinin giderilmesi, barış sürecinden bağımsız olarak devletin anayasal ve uluslararası hukuk kaynaklı yükümlülükleri kapsamında zaten gecikmeksizin yerine getirilmesi gereken adımlardır.
Atılması gereken hukuki adımlar üzerinden bir değerlendirme yapmak gerekirse düzenlemeler dar ve geçici reformlarla sınırlı kalmamalıdır. Kanserleşmiş bir soruna ağrı kesici ile çözüm aranmamalı. Bu anlamıyla antidemokratik uygulamalara son verilmesi, buna zemin sunan yasaların ayıklanması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesi, sivil toplum sınırlarını da aşan daha geniş demokratik toplum yasası ile demokratik toplum kurumlaşmalarının güvenceye alınması en temel hukuki gereklilikler. Yapılacak düzenlemeler, toplumun öz savunmasını hukuk eliyle gerçekleştirebilmesini mümkün kılmalıdır. Topluma alan açmalı; varlığını, dilini, kimliğini, kültürünü yaşayıp geliştirebileceği, engellenmeyeceği, kendini yönetebileceği ve garantisini yasada/anayasada gördüğü düzenlemelerle demokratik toplumun inşasına imkan vermelidir.
Belirli bir takvimde, bütünlüklü biçimde
Yaşamın sosyal, siyasal, ekonomik her alanına etki edecek olan ve demokratikleşmeyi sağlayacak düzenlemelerin tek seferde hayata geçirilemeyeceği açık. Darbe mekaniğinin her daim harekete geçmeye hazır olan Türkiye siyasal ikliminde, muhakkak olarak yapılması gereken bir şey var ki; o da bu düzenlemelerin belirli bir takvim çerçevesinde, geciktirilmeden ve bütünlüklü bir biçimde hayata geçirilmesidir.
Bu geçişi sağlayacak ilk adım, özel bir yasal düzenlemenin hayata geçirilmesidir. Zira fesih kararı aldığını açıklayan ve hemen ardından silahı bir mücadele yöntemi olmaktan çıkardığını ilan eden bir örgüt gerçekliği söz konusu. Demokratik siyaset yöntemini benimseyen PKK gerillalarının siyasal ve toplumsal yaşama katılımını mümkün kılacak; örgüt üyelikleri nedeniyle cezaevinde bulunanların, ülke dışında yaşamak zorunda kalanların ve kamplarda bulunanların geri dönüşünü sağlayacak kapsamlı bir yasal düzenleme ihtiyacı var.
Geçişi zorlaştırmayan yasal düzenleme
Yetkili kişilerce de özel yasanın PKK’ye özgü olacağı yönünde birçok açıklama yapıldı. O halde PKK’nin bir bütün olan varlığı ve feshi itibarıyla yarattığı sonuçlar parçalı bir yaklaşıma konu edilmemelidir. Nitekim dağdaki gerilladan cezaevindeki hükümlü ve tutuklulara, ülke dışında sürgünde yaşamak zorunda kalanlardan kamplarda bulunanlara kadar geniş bir kesim, PKK'nin varlığı ve bu örgütle kurduğu hukuki veya fiili ilişki nedeniyle farklı statülerde taraf konumunda. Dolayısıyla örgütün feshedilmiş olması, yalnızca belirli bir grubu değil, bu örgütle bağlantılı olduğu iddiasıyla hakkında adli veya idari işlem tesis edilen ya da bu nedenle hak kaybına uğrayan herkesi etkileyecek hukuki sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle alt kademe-üst kademe, herhangi bir eyleme karışan-karışmayan ya da yalnızca üye olan şeklinde bir ayrıma gidilmesi “PKK’ye özgü” yasal düzenleme anlayışıyla bağdaşmayacağı gibi yeni sorunlar üreterek, geçiş sürecini zorlaştırabilecektir.
'Çerçeve yasa' ve genel hukuki düzenlemelerin nasıl şekillendirilmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmeler yapılırken, içeriğine dair halen somut ve net bir belirliliğin bulunmadığını belirtmek durumundayız. Cumhuriyet tarihinde bir dönüm noktası olabilecek böylesine tarihsel bir meselede, sürecin çeşitli taktiklerle ağırlaştırıldığı, ertelendiği ve yürütülecek müzakerenin kapsamının dar bir alana sıkıştırılmaya çalışıldığı görülüyor. Sürecin ve yapılması gereken yasal düzenlemenin doğrudan öznesi olan tarafların bu sürecin dışında tutulmaya çalışılması, barışın toplumsallaşması ve kalıcı hâle gelmesinin önünde en büyük engel durumunda.
Öcalan'ın hukuki statüsü neden çok önemlidir?
Bununla birlikte müzakerenin temel muhatabı olarak kabul edilen ve bu aşamaya kadar süreci adeta tek taraflı ilerletmeye çalışan Öcalan ile iki aya yakındır görüşmeler olmuyor. Hukuki adımların gündemde olduğu böylesi bir süreç içerisinde avukatlarıyla dört aydır görüştürülmüyor. Tam da bu noktada, statü meselesinin belirleyici önemi bir kez daha açığa çıkıyor. Müzakerenin temel muhatabının sürece katılımının, diğer muhatabın takdirine bağlı olduğu ve istenildiği anda süreç dışına çıkarılabildiği bir yaklaşım söz konusu. Bu durum müzakerenin hukuki güvenceye, öngörülebilirliğe ve karşılıklı güvene dayalı bir zeminde yürütülmesi önünde ciddi bir baraj oluşturuyor. Oysa böylesine tarihsel nitelikte bir sürecin, tarafların iradesini tecrit altına almayarak, sürecin yürütülmesine imkan tanıyan koşulları yaratacak açık bir hukuki statüye bağlanması, hem sürecin sürekliliği hem de kamuoyu nezdindeki meşruiyeti açısından zorunluluk durumda.
Esas alınması gereken demokratik yöntem
Bu nedenle sürecin önündeki engeller kaldırılmalı ve süreç daha fazla gecikmeden demokratik ilkeler temelinde ilerletilmelidir. Sürecin asli taraflarının katılımını sağlayan kapsayıcı ve şeffaf bir yaklaşım benimsenmelidir. Tarihsel deneyimler de bunun önemini gösteriyor. Avrupa'da yüzyıllar süren savaşların ardından benimsenen yöntem, tarafların birbirini bastırması değil, birbirini dinleyebildiği ve kendisini özgürce ifade edebildiği demokratik müzakere mekanizmalarının oluşturulmasıydı. İspanya'daki Bask ve Katalonya meseleleri de dahil olmak üzere birçok örnekte çözüm arayışları, tarafların büyüklüğü ya da gücü üzerinden değil, diyalog ve tüm kesimlerin temsilini bulduğu siyasi katılım mekanizmaları üzerinden yürütüldü.
Barışı sağlamanın en etkili yolu da tarafların birbirini doğru biçimde dinleyebildiği, kendi görüşlerini özgürce ifade edebildiği ve karşılıklı güvenin tesis edildiği bir müzakere ortamı yaratmaktır. Hazırlanacak 'çerçeve yasa'nın da sonrası hukuki düzenlemelerin de bu demokratik yöntemi esas alması gerekir.
* Rêber Apo'nun yasal savunma hizmetlerini üstlenen Asrın Hukuk Bürosu'na bağlı avukatlardan.