Birçok ilde 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle halk alanlara inmeye hazırlanırken, 2009 yılında “barış“ için Maxmur ve Kandil’den Türkiye’ye gelen Barış Grubu üyeleri, 1 Eylül’ü cezaevinde karşılıyor. Türkiye’ye geliş süreçlerini ve çözüm sürecini değerlendiren Maxmur Barış Grubu Sözcüsü Nurettin Turgut, Barış Grubu’nun gelişinin ardından yaşanan sürecin heba edildiğini ve adım atılmaması durumunda bu süreçte de benzer durumların yaşanabileceğini belirterek, “Habur coşkusu, Kürt- Türk barışına dönüşebilirdi. Yaşadıklarımızdan kin değil sabrı büyütüp, barışın hatırına sayıyoruz” dedi.
Kürdistan, Türkiye ve dünyanın birçok yerinde 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler öncülüğünde halk alanlara inip “barış” için taleplerini haykırmaya hazırlanırken, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 2009 yılında yaptığı çağrı üzerine Maxmur ve Kandil’den Türkiye’ye gelen Barış Grubu üyeleri ise 1 Eylül’ü cezaevinde karşılıyor. 19 Ekim 2009 tarihinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Maxmur ve Kandil’den Türkiye’ye gelen Barış Grubu üyelerinden 10’u tutuklandı. Diğer grup üyeleri ise tutuklama riski nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı. Tutuklananlardan 5 kişiye “Örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 10-15 yıl arası hapis cezası verilirken, 5 kişiye ise “Örgüt adına suç işlemek” gerekçesiyle 9 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 5 grup üyesi yargı paketiyle 3 yıl hapis yattıktan sonra tahliye olurken, ancak diğer 5 Barış Grubu üyesi hala cezaevinde tutuluyor.
Maxmur Barış Grubu Sözcüsü Nurettin Turgut, tutsak olduğu Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde yine kendisi gibi tutsak olan Gazeteci Tayip Temel’in sorularını yanıtladı. 1 Eylül Dünya Barış Günü kutlanırken, bugünü içerde karşılayan Turgut, çözüm süreci, geri çekilmeden sonra, geri dönüşün hangi şartlarda gerçekleşebileceği ve barışa dair umudun ne kadar güçlü olduğunu değerlendirdi.

Sizler, 4 yıl önce Sayın Öcalan’ın çağrısıyla Barış Grubu olarak Habur’dan Türkiye’ye girdiniz. O günden bugüne neler yaşadınız kısaca anlatabilir misiniz?
Bildiğiniz üzere Sayın Öcalan’ın “Demokratik Çözüm Dönemi” olarak adlandırdığı ve 1993’e dayanan uzun soluklu bir barış mücadelesi söz konusudur. 1993-2003 yılları arası bu 10 yıllık dönemde Sayın Öcalan’ın inisiyatifiyle birkaç kez ateşkes ilan edildi. Gerilla sınırın öbür yakasına geçip, demokratik siyasete kanal açmaya çalıştı. Yine Kandil ve Avrupa’dan gruplar Türkiye’ye giriş yapıp Sayın Öcalan’ın çağrısına bütün hareketin sahip çıktığını sembolize ettiler. 2003 ve sonrasında da bildiğiniz üzere AKP iktidarı dönemidir ki; bu dönem iniş ve çıkışlarıyla 2009’a kadar dayanır. Onurlu bir barışın gerçekleşmesi için en uygun koşula ve şansa AKP sahip olmuştur. Zira iktidara geldiğinde, gerilla sınır dışında olduğu gibi çatışmasızlık hali AKP’ye zaman tanımak için uzatılmıştır. Ancak sürecin nasıl heba edildiğini hepimiz biliyoruz ve bugünkü “temkinli iyimserlik” halinin altında da bu heba etme pratiği vardır. 2009’da yine başlatılan bir sürecin parçası, öznesi olarak geldiğimizden, misyonumuzun farkında ve ağırlığında olduğumuz gibi bizden önce yaşanmış olan pratiklerin ve çıkan sonuçlarında bilincindeydik. Biz 1993’ün bir devamıydık. Gelirken hem Kandil hem Maxmur grubundan olan bizler, her türlü olumsuz ihtimali göze almıştık.

Barış için çaba harcadık

O bürokratik, kasvetli havadan zorlayıcı sorular ve boğucu mevzuatlardan kurtulup, yüz binlerin sıcaklığıyla buluşmak bana, Sayın Öcalan’ın barışı nasıl bir imbikten geçirip damıtmaya çalıştığını çok iyi gösterdi. Barış Grubu olarak adlandırılan bizlerin gelmesi başlatılan bir sürecin ivme kazanması içindi. Ancak bizlerin misyonu sadece sınırı geçip gelmek değildi. Barışın dayandığı paradigmayı anlatmak ve Sayın Öcalan’ın yaşanmamış sayacağı barış ve özgürlükten yoksun bu yaşamı değiştirmek asıl misyonumuzdu. Halkımızla özlem giderip, barış arzumuzu gür bir sesle haykırmanın yanında Türkiye’deki bütün halklarla buluşup, konuşmak istiyorduk. Onlarca miting ve açık halk toplantıları düzenledik. Yüzlerce sivil toplum örgütüyle görüştük. Gittiğimiz illerde MHP hariç bütün siyasi partilerin teşkilatlarıyla buluştuk. Farklı kesimlerin temsilcileri de olmak üzere, gittiğimiz her yerde coşku ve saygıyla karşılandık.
Kürdistan illeri dışında, Türkiye şehirlerine gidip aynı tempoda çalışmalarımızı barış için sürdürmeyi planladık. Türkiye’deki siyasi parti merkezlerini ziyaret etmek, hatta grup toplantılarına katılmayı düşündük. Ancak o dönem, bildiğiniz gibi siyasi iklim çok çabuk değişebiliyordu. Gerek Cumhurbaşkanı’nın “geldiler, tutuklanmadılar, evlerinde otursunlar” çıkışı gerek CHP’sinin şoven söylemleri gerekse de Erdoğan’ın “Sil baştan yaparız” demeci ortamı çok gerdi. Bizler de sürece zarar gelmesin diye ziyaretlerimizi gerçekleştirmeyip, kendimizi Kürdistan ile sınırlı tutmaya karar verdik. Sonrasını biliyorsunuz. Zamanla her toplantımız, barış için yaptığımız her konuşma için dava açtılar. Yaşadığımız süreci kısaca böyle özetleyebilirim. Barış için çaba harcadık. Bir günü kendimize ayırıp, bu kadim coğrafyanın tadına varamadık. Şimdi 3 yıldan fazladır duvarın ardından kokusunu duyumsuyoruz. Üstümüzde kanat çırpan kuşların gözlerine sığınıyoruz. Ve moralimiz ilk gün gibi. Yaşadıklarımızdan kin değil sabrı büyütüp, barışın hatırına sayıyoruz. 


Barış ve çözüm için geldiğiniz halde tutuklandınız. Gelişiniz sırasında muazzam bir karşılama ve sahiplenme yaşadınız. Tutuklandıktan sonra demokratik kamuoyu ve ilgili çevrelerden destek gördünüz mü?
Öncelikle o müthiş coşkunun ve sahiplenmenin sebebini iyi anlamak gerekir. Karşılamadaki yüz binler ve onların temsil ettiği milyonlar Sayın Öcalan’ı sahiplenmekteydi. Biz O’nun çağrısı sonucu gelmiştik ve halkımızın sahiplendiği de bu çağrıydı. Dolayısıyla şahsımıza dönük bir ilgilenmeden ziyade, şahsımızda bütün gerilla ve mültecileştirilmiş insanlarımıza, bin bir emekle elde edilmiş kazanımlara ve elbette Sayın Öcalan’a selam gönderiyordu. 7’den 70’e herkes şahsımızda yitirilmiş onca gence ve gençler bir daha yitirilmesin diye gözyaşı döküyordu. Ben hüzün ve mutluluğun biz Kürtler için ikiz olduklarını o gün çok iyi anladım. Halkımızın bizi sahiplenmesinin yanında, Türkiye kamuoyundan özellikle ilerici, demokrat, barışsever herkesin destek mesajlarını aldık. Burada Türkiye Barış Meclisi oluşumunun gösterdiği duyarlılığı özellikle belirtmem gerek. Tabi aleyhimizde birçok söylenen ve haber de yapılıyor ve Türkiye halklarıyla buluşmamız engelleniyordu. Bu bağlamda, Türkiye cephesinden daha fazla duyarlılık ve sahiplenme geliştirilemedi.

Her daim sahiplenmek gerek
Biz tutuklandıktan sonra ciddi bir ilgisizlik oluştu. Başta Türkiye’deki liberal ve aydınlar olmak üzere birçok sol, muhalif kesim sessiz kaldı. Ses çıkaranların da tonu çok düşüktü. Meseleye şahsi bir ilgi olarak bakmadığımızı belirtmiştim. Dolayısıyla nasıl ki baştaki sahiplenme barış projesine dönüktüyse, sonraki sahipsizlik de bu projeydi. Elbette Türkiye kamuoyundan birçok kesim barışı samimiyetle istiyor ve çabalıyordu. Ancak tutuklanışımızın karşısında güçlü duramamaları, barış kırgınlıkların diri tutulmasıyla özümsenemez ve elde edilemez. Sonuç olarak, başlarda halkımızın gösterdiği muazzam ilgiyi hep değerli bulduk. Ve bugün de “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam” sürecini sahiplenmesini bu tavrın devamı olarak sayıyoruz. Fakat barışı dillendiren aydın, demokrat, duyarlı kesimlerin buna Kürt siyasetçileri, milletvekilleri de dahildir. Barış misyonuyla gelenlerin bir döneme sıkıştırılamayacağını, onlara, popüler siyaset ve kültür üzerinden yaklaşılmaması gerektiğini bilmeleri gerekir. Barış misyonu bakidir ve her daim sahiplenmek gerek.

Şu an barış görüşmeleri çerçevesinde gerillanın özgürlük yürüyüşü başladı. Gerillanın geri dönüşleriyle siyasal yaşama katılmalarının nasıl mümkün olacağı tartışılıyor. Sizce geri dönüş mümkün mü? Ve hangi koşullarda gerçekleşmelidir?

Habur sürecinde bizlere sorulan soruları biliyorsunuzdur. “Pişman mısınız? Niye Kürt Halk Önderi diyorsunuz? Öcalan’ın çağrısı olamasa gelmez miydiniz?” Bizim geliş misyonumuz, sürece atfettiğimiz tarihsellik ve Sayın Öcalan’ın emsalsiz çabası ile bize sorulan soruları yan yana koyun.

Yasal düzenleme gerekiyor

Şunu demeye getiriyorum: Evvela yasaların, hukuk literatürünün dili arındırılmalı ve Kürt halkının iradesine tahammül gösterecek bir forma kavuşturulmalıdır. Biliyorum bu durumun pratikleşmesi için bir zihni devrim gerçekleşmelidir. Ama maalesef bu bir realite. Söz konusu Kürt Özgürlük Hareketi olunca, önyargıların siyah rengiyle boyanmış bürokrasinin soğuk duvarları önümüze çıkıyor. Biz aydınlık ve bembeyaz bir gelecekten söz etsek de göreceğimiz; duvar, soğukluk ve siyahlık oluyor. Bence geri dönüşlerin yasal düzenlemeler üzerine olması gerekir. Kürt Özgürlük Hareketi bizim örneğimizde de edindiği gözlem sonucu, verilen sözlere kanmayacak ve somut düzenlemeler isteyecektir ki; şu an yaşanan da budur. Biz yasal düzenleme olmaksızın Habur’dan giriş yaptık. Bize sorulanlara verdiğimiz cevaplar, konjonktür gereği zararsız sayıldı. Ancak konjöktür farklılaşıp rüzgar tersinden esince verdiğimiz cevaplar aldığımız cezaların suç delilleri sayıldı. Gerçekten geri dönüşler isteniyor ve hükümet samimi yaklaşıyorsa, yasallardaki engelleri zaten ortadan kaldırmalıdır.

Esaret duvarları yıkılmalı

Mevcut yaklaşım ve açıklamalar hükümetin sürece ciddi yaklaşmadığını gösteriyor. Söze gelince bir sahiplenme yansısa da pratik karşılığı henüz oluşturulmuş değil. Gerillanın bir gün geri döneceğine, uğruna mücadele ettiği özgür yaşamı ve onurlu barışı sağlayacağına elbette inanıyorum. Ancak bugünkü tablodan bunun için, çok yol kat edilmesi gerektiğini görüyorum. Biz Barış Grubu’nun üyeleri, silahsız Türkiye’ye gelenler, demokratik siyaseti seçenler hala içerdeyiz. Bu gruptan 60 yaşını aşmış analar bile 3 yıl içeride kaldı. Ve buna benzer yüzlerce vaka hala yaşanmakta. Binlerce insanı, siyasi nedenlerden dolayı rehine pozisyonunda tutulmakta.
Gerillanın geri dönüşü dediniz, evet mümkün. Ancak dönülecek topraklardaki esaret duvarlarının yıkılması gerekmektedir. Hem gerillanın geri dönüşümünden evvel atılması gereken o kadar çok adım var ki. Mesela sözcülüğünü yaptığım Maxmur ve bunun gibi 8 kampa dağılmış mültecileşmiş halkımızın geri dönüşü nasıl olacak? Avrupa ve birçok ülkede siyasi ilticada bulunan Kürtler nasıl dönecek? El konulmuş onca arazi, yaşanan ekonomik kayıplar manevi boyutunu ancak biz kendimiz tedavi edebiliriz. Bunlar nasıl karşılanacak? Bence gerillanın geri dönüşünden ziyade bu aşamada halkın geri dönüşüne kafa yorulup, cevaplar bulunmalıdır. Cevapsız kalan can alıcı sorular hala ortada durmaktadır. Örneğin renklerimize, harflerimize, dilimize tahammül gösterilecek mi? Ve en önemlisi Sayın Öcalan özgür kalacak mı? Bütün bu sorular ortada dururken, gerillanın geri dönüşü konuşmak lüks olur, soyut kalır ve zaman yitirmekten başka bir şeye yaramaz. 


1 Eylül Dünya Barış Günü karşılanırken, AKP Hükümeti’nin Eylül ve Ekim’de atacağı adımlar tartışılıyor. Sizce AKP Hükümeti hangi adımları atmalıdır?
Aslında öncelikler ve aciliyet arz eden talepler, Kürt siyasal hareketi tarafından defalarca dillendirildi. Bu talepler ve halkın ortak talepleridir. Ben de sorunuz vesilesiyle tekrardan madde madde ifade edeyim. Sayın Öcalan barış stratejisinin sahibi ve yürüyen sürecinde belirleyici mimarıdır. Kürt halkının ve özgürlük hareketinin kendisine bağlılığı defalarca kanıtlamıştır.

Öcalan’ın özgürlüğü sürecin temelidir’

Dolayısıyla Kürt Halk Önderine taktiksel ve hesapçı politikalarla yaklaşılamaz. Pozisyonu araçsal olarak ele alınamaz. Sayın Öcalan’ın stratejik rolü göz önünde tutulup aciliyetle koşulları düzeltilmeli, hareketi ve halkıyla iletişim koşulları yaratılmalıdır. Nihai olarak onun özgürlüğü bu sürecin temelidir. Demokratik siyaset, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak yasalar çıkarılmalı, mevcut TMK ve yasakçı kanunlar kaldırılmalıdır. İçeride rehine olarak tutulan Kürt siyasi tutuklular ve muhalif kesimlerin temsilcileri serbest bırakılmalıdır. Kültürel hakların tanınması ve anadilde eğitim hakkı anayasa güvenceye alınmalıdır. Merkezi yönetim ve ulus-devlet, özerk, öz-yönetimlere dayalı temsiliyet ve idari modele geçilmelidir. Geri dönüşlerin başta göç etmiş halkımız olmak üzere yasal dayanakları ve hak gasplarının tanzimini sağlayan düzenlemeler oluşturulmalıdır. Koruculuk aciliyetle lağvedilmelidir. Faili meçhuller ve kayıplar aydınlatmalıdır. Yüzleşme ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu inisiyatifli kılınarak çıkacak kararlara uyulmalıdır.


Barış konusunda umutlu musunuz?
Savaş ümitsizliğin ürünüdür. Ve ümitsizlik savaşın sonucudur. Oysa barış umut üzerinden büyür. Bizler savaşı hiç bir zaman amaçsallaştırmadık ve kutsamadık. Eşit, birarada kardeşçe bir yaşama hep inandık. Diğer bütün yollar kapalıydı çünkü. Şimdi “Demokratik Siyaset” dönemi olarak adlandırılan sürecin bizdeki karşılığı “Onurlu Barış”tır. Yani asıl amaçtır ve yürümek istediğimiz asıl yoldur. Evet, umutluyuz, umutluyum. Bu umudu da Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu iradeye ve Kürt siyasal hareketinin gücüne dayandırıyoruz, dayandırıyorum.

‘İnsan kendi kendini çoğaltıyor’


Aileniz sizi ziyarete gelirken kaza yaptı. Yakınlarınızı kaybettiniz. Sanırım taziye ve cenazeye katılmanıza izin verilmedi. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Yaşanan savaş sürecinde birçok yakınımı kaybettim. Kızım JİTEM’in saldırısında katledildi. Oğlum, kampta kaldığımız ilk dönemde uygulanan ambargodan dolayı hasta düştü ve dizanteriden öldü. Eşim, üzerimize açılan ateş sonucu yaralandı ve kolunu kaybetti. Durum böyle olunca ölümler ve kayıplar üzerinden örselenmişlik bir bağışıklık yaratıyor. İnsan kendi kendini çoğaltıyor. Bu bağlamda, ziyaretime gelirken yakınlarımın geçirdiği kaza ve kaybettiğim ablam, çok tanıdık bir acının tekrardan tezahürüne dönüştü diyebilirim. Ancak bu kez daha güçlü ve metanetli olduğumu fark ettim. Kazada 2 kardeşim de ağır yaralandı. Ve birinin sakat kalma ihtimali de var. Bunun üzerine taziyeye katılmak istediğimi belirten aciliyetli dilekçemi ilgili yerler sundum. Ancak ilgili yerler taziye gibi bir aciliyete tam bir ay sonra cevap verdiler. Ve cevap aynen şöyleydi: “Güvenliğin sağlanıp sağlanmayacağı netleştirilmediğinden talebin reddine…” tam bir trajikomedi.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey?

Her şeye rağmen Sayın Öcalan’ın “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam” projesinin çağrısının arkasında güçlü durmalı, bunu hayata geçirmek için de var gücümüzle çalışmalıyız diye düşünüyorum. Umut ve moralimizi yüksek tutup, barışı dillendirirken Rojava’daki halkımızın direnişini de güçlü şekilde sahiplenme çağrısında bulunuyorum.


TAYİP TEMEL / DİHA/AMED