Prof. Dr. Beyza Üstün: Yaşam alanlarını sermayeden geri almak, yaşamımızı faşist iradelerden geri almak zorundayız. Tüm toplum için düşünmeyi önümüze koymazsak ve doğadaki her canlı için bu mücadeleyi vermezsek rahatlıkla fasulyede görülen bir virüs bize kadar ulaşıp bizi ölüme mahkûm edebilir.

Tuğçe Kara

Hayatın akışını durduran ve dünya genelinde yaklaşık 3 milyar insanın evlerine kapanmasına neden olan Covid-19 salgınıyla bağlantılı vakalar ve ölümler gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Henüz bir tedavi yöntemi geliştirilemeyen ve aşısı bulunmayan yeni Koronavirüsün bizleri nelere mahkûm ettiğini, bu mahkûmiyette ne kadar rolümüz olduğunu Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekoloji Komisyonu üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün’e sorduk.

Salgının adeta sorumlusu konumundaki bir yarasa ve taşıyıcı bir misk kedisi tartışmaların odağında. Bu yaklaşımla ilgili ne düşünüyorsunuz? Distopik hikâyeleri andıran bu yaklaşımda da olduğu gibi, her şey bir yarasayla mı başladı?

Virüslerin canlılar arasında bir yayılımı var. Mekanik yollarla da yayılabiliyor ama virüsler; herhangi bir rüzgârla, atık suyla taşınabiliyor. Taşındığı noktadan itibaren, canlı hücreye değdiği andan itibaren, biyolojik yapıda değişikliklere başlıyor. Yani bulaşması bir şekilde bir yere değmesi, taşınması yoluyla olmaya başlıyor. Tohum ve yiyecekle de taşınabiliyor. Bitkiden bitkiye, o bitkiyi yiyen hayvana da taşınabiliyor. Dolayısıyla ekoloji dediğimiz, canlılar arasındaki bu ağ üzerinden yol alıyor virüs ve bir üste, bir büyük canlıya geçebiliyor.

Yeni Koronavirüsün yarasadan yahut yabanıl bir kediden insana geçtiğine dair kelam edecek pek çok uzman vardır. Ama virüsün yol haritası, ekoloji üzerindeki hareketliliği rahatlıkla yarasalardan bir üst canlıya, insana ya da hayvanlara geçebileceğini gösteriyor. Yarasadan veya kediden başka bir canlıya transfer, o canlının bizim tarafımızdan yenmesi ya da o canlıya dokunmamız gibi nedenlerle virüs uzun süreli mutasyona uğramış olabilir. Bizim organizmamıza geçip orada yerleşme bilgisi uzun sürede olabilir. Hemen, bir canlıya dokunduğumuzda gerçekleşmiyor bu adaptasyon, yıllar alıyor. Ama şu gerçeği görmemiz gerekiyor: Yabanıl hayvanlarda hastalık yapıcı olmayan bu virüsler, yabanıl hayvanların yaşam alanlarına yaklaştıkça bizim için tehlikeli hale geliyor. Bizim onlarla temasımız arttıkça onlardan bize daha yoğun bir transfer, daha kolay bir şekilde olacaktır. Bu birincisi.

İkincisi ise, atmosfere yayılan bütün kirleticilerle birlikte tutunarak da atmosferde ya da atık sularda rahatlıkla transfer olacaktır virüs. Özetle söylemek gerekirse insan olmayan canlıların yaşam alanını, kendi yaşam alanımız eylediğimiz dönemden itibaren bu temas olasılığı daha da artmış durumda. Bizim doğal alanlara bıraktığımız, kapitalizmin bütün mekanizmalarıyla attığı bu atıklar, taşınımı daha hızlı kılıyor ve temas süresini kısaltarak etkisini gösterebiliyor. Çok rahat bir şekilde hava emisyonlarında herhangi bir partikül madde, herhangi bir taşıyıcıya; su akışkının içinde rahatlıkla taşınabilir. Virüs geldiği noktada dokunduğu canlıyı tanıyorsa, onun hücresel yapısına adapteyse hemen; adapte değilse adaptasyon geçirdikten sonra –bugün yaşadığımız Koronavirüs salgını gibi– bizi hasta haline getirebilir. Nitekim getirdi.

Yani her şey bir yarasayla başlamadı. Onlar ya da kediler, yabanıl kediler bu virüse adapte canlılar. Onlarla değil, bizimle başladı. Biz onların yaşam alanlarına girdik ve kirlettik. Absorbe olan tüm partiküller canlı yapısına doğru yol alıyorlar ve o canlı yapısının içine girmeye, etki etmeye çalışıyorlar. Yaşadığımız durum bir sistemin sonucu. Kapitalizmin ısrarla ve ısrarla onların yaşam alanlarını sermaye birikimine sokarken ürettiği bütün üretimlerin, betonlaşmanın, endüstriyel atıkların sonucu.

Virüs nerelere tutunuyor?

Virüsle ilgili özellikle biyokimyasal olarak, tarım alanında çokça araştırma var. Tarım bitkilerinin ya da genel olarak bitkilerin baş belası virüs. Daha çok bitkiler üzerindeki etkilerine dair araştırmalar yoğun; ama hayvanlar ve diğer canlılar üzerindeki etkilerine dair de araştırmalar var. Şunu bilmekte fayda var: 20 nanometre (bir metrenin milyarda biri) ile 200 nanometre arasında değişen bir boyuttan, yani çok küçük partikül bir maddeden bahsediyoruz. Virüs bir canlı değil, bakteri gibi canlı olmadığı için de RNA ve DNA’sı tamamlanmış canlı bir yapıdan bahsetmiyoruz. Onun için genetiğiyle oynanarak üretilebilecek bir şey de değil. Ama tabii biyokimyasal olarak üretilemez sözünü şu aşamada söylemek de çok mümkün değil. İki tip nükleik asitten, RNA ve DNA’dan, sadece birini içeren bir yapı virüs. Enfeksiyondan sorumlu olan bu iki nükleik asitten birini. Virüsün üzerinde bir protein kılıfı var. Bu da virüsü koruyor ve canlılığın devamını sağlıyor. Hastalık teşhisinde kullanılan virüsün özelliği bu protein yapıdaki dizilişle yapılabiliyor, bu son derece teknik bir şey. Ancak buradan hangi tip virüs olduğunu, enzime sahip olup olmadığını tespit etmek mümkün olabiliyor. Bakteriler gibi virüslerin bazılarının da, özellikle lipit yapıda olanların, enzimleri var. Bu enzimler sayesinde de, o da bir protein yapı, kabuğunun koruyucu tabakasının dışında da bir protein yapı üretebiliyor. Konuk hücreye dahil oluyor. Önemli olan konuk hücreler. Oradan konuk olduğu hücrenin üzerinden etkisini sürdürüyor. Virüs hücreyle temasa geçtiğinde bu protein kılıf nükleik asitten, yani içteki nükleitten ayrılıyor ve çoğalma enzimi yardımıyla RNA’nın kopyasını oluşturabiliyor. Ve RNA’lara, hücrenin yapısına girmeye başlıyor. Oradaki nükleik asitle hücre çekirdeğine göç ediyor. Girdiği hücreye adapte oluyor ve etkisini göstermeye başlıyor.

Bir kere hava yoluyla tutunuyor. Hava akışında virüsü soluyarak almak mümkün. Virüsün bulunduğu yere dokunarak ya da ekolojik ağdaki gıda zinciri üzerinden, yediğimiz bir şeyden almak da mümkün. Bu taşınım mekanizmalarına bakmak ve kesmek lazım. Tabii her şeyden önce kaynağı kesmek lazım. Ancak kaynağı şu anda nokta atışıyla bulmak mümkün değil. Şu anda bizim canımızı yaktığı yerden çözüm üretmeye çalışıyoruz. Kendimizi korumak ve hastalığı önlemek için çözüm arıyoruz. Şu an salgını önleyecek şekilde, izole durumdayız. Günlerdir karantinadayız. Çoğu insan evinde, dolayısıyla birbirimizle daha az temas ediyoruz. Ama daha fazla temas edenler, etmek zorunda olanlar var. Sağlık emekçileri ya da aralarında hiçbir mesafe olmadan çalıştırılan işçiler, evinden edilenler, mülteciler, sokakta yaşamak zorunda olan bütün canlılar bu temassızlık noktasından çok uzaktalar.

Covid-19 salgınının önlenmesi için özellikle Türkiye’deki yurttaşların bireysel inisiyatif alması isteniyor. Sizce bu salgın bireysel inisiyatiflerle hızı azaltılabilecek bir salgın mı?

Sadece sonucu çözmek ne kadar yetersizse, bireysel çözümlerle uğraşmak da bir o kadar yetersiz. Bizler şu an sadece kendimizi korumaya çalışıyoruz. Hastalık hızla yayılıyor ve virüs hızla yoluna devam ediyor. Bunun karşılığında sosyal devlet anlayışıyla çözümler üretilmiyor ne yazık ki. Kişi kendisini korudu, korudu. Koruyamayana yapacak bir şey yok. Peki kimler kendilerini koruyamıyor? İşçiler kendilerini koruyamıyor. Sağlık emekçileri kendilerini koruyamıyorlar, ki doğrudan temas halindeler virüsle. Gelen hastanın virütik bir enfeksiyona sahip olup olmadığının tespitini bile yapacak analiz kitleri ve yöntemleri yeterli olmadığı gibi, enfeksiyonu azaltacak ilaçların yeterliliği konusunda da endişeliyiz hepimiz. Her şey sağlıkçıların omzuna yüklenmiş durumda. Ötekiler var, hiç umursanmayanlar. Sokakta yaşayanlar var örneğin ve bunlarla ilgili hiçbir üretim, hiçbir çözüm yok. Sokak hayvanları ve diğer canlılar var. Onlar da ölüme terk edilmiş durumda. Mültecilerin durumunu bilmiyoruz. Ben mesela Hasankeyf’te evinden zorla edinilen insanların çadırlarda dipdibe yaşadıklarını biliyorum. Buna hakları var mı bu ülkeyi yönetenlerin? Bununla ilgili bir çözüm üretmemek ne kadar doğru bir siyasi tutumdur, bunu anlamakta zorlanıyorum. Dolayısıyla bireysel olarak alacağımız her önlem, ağız filtreleri ve evden çıkmamak dahil, bizi kısmen koruyacak. Bu tür yapılar, belli doğal ortamlarda varlıklarını sürdürebiliyorlar. Yok olmuyorlar; ama belli sıcaklığa kadar varlıklarını sürdürebiliyorlar. Görünen o ki virüsün etkisinin azalacağı sıcaklığa erişmeyi bekliyoruz hep beraber, havaların ısınmasını bekliyoruz. Ve bu arada “gidenler gidecek”. Başta sağlık emekçileri, işçiler, işsizler. İkinci kademe ise ciddi anlamda yeterince suya, gıdaya ve ilaca erişemeyenler olacak.

Özetle söylemek gerekirse; bireysel çabalarımız toplumsal bir koruma kalkanıyla ilgili değil ve bu konuda devletin yaptığı bir şey de yok. Onlar yine kendilerini korumak için ihalelerine, kayyum atamaya, kendilerini eleştirenleri tutuklamaya devam ediyorlar. Cezaevlerindeki hasta tutsakları, siyasi tutsakları ve cezaevinde olmaması gerekenleri bırakmak yerine çocuk tacizcilerini bırakmayı tercih ediyorlar. Bu anlayışla bu salgına karşı mücadele etmemiz çok mümkün görünmüyor. Umarım dayanışmayla bizler bu süreci farklı bir evreye doğru eviririz ve çözümler üretebiliriz. Şimdilik kendi kendimize çözüm üretmeye çalışıyoruz, iktidar da zaten krizin çözümünü, yükü bireysel olarak bizim ve sağlık emekçilerinin omuzlarına atmakta buldu.

Dünya genelinde sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte örneğin caddelerde çiçeklerin açtığını, Hindistan’da en son 1990’da görülen Malabar misk kedisinin yeniden görüldüğü gibi bilgilere rastlıyoruz. Sizce insan olmayan diğer canlılar yaşam alanlarını geri mi kazanıyor?

Şüphesiz bizim etkimiz var; ama çiçeklerin açması ya da yabanıl hayvanların caddelerde görülmesi bizim evlere kapanmamızla ilgili değil. Biz o canlıların yaşam alanlarındayız. Yaşam alanlarını öylesine istila ettik ki, hem onların yaşam alanlarına girdik hem de onların bu yaşam alanlarındaki beslenme haklarını ellerinden aldık. Bu rastlantılar, onların yaşam alanlarındaki rastlantılar, bizim değil. Beslenmek için geliyorlar o caddelere. Onların yaşam alanlarını betona gömüp kendimize kentler yapanlar biziz.

Virüsün solunum sistemimiz üzerimizde ölümcül bir etkisi olduğu bilinmekte. Sigara kullanımı ve hava kirliliğine bağlı akciğer hastalıklarında virüsün daha yıkıcı hasara yol açtığı bilimsel çalışmalarla ortaya kondu. Salgının solunum sistemimizi bu denli etkilemesiyle dünya genelindeki hava kirliliğinin ilişkisi nedir?

Virüsün yayılma yollarından biri taşınım. Virüs hava akışkanıyla taşınıyor. Bu hava akışkanı içinde tutunabileceği emisyonlar fazlaysa daha kolay tutunarak onlarla birlikte yol alıyor. Çünkü zaten küçük boyutta bir yapıdan, 10-9  metre boyutunda bir yapıdan, bahsediyoruz. Sadece fosil yakıt kaynaklı kirleticilerden bahsetmiyorum. Yani bu olayı da diğer pek çoğu gibi iklim krizine bağlamayalım; ama doğrudan kapitalizme bağlayalım lütfen. Kapitalizmin, endüstrileşmenin sonucundaki sermaye birikim hızıyla açığa çıkan kirleticilerin hava emisyonundaki hareketliliği söz konusu burada olan. Bütün hava kirliliğine emisyon olarak hızla ekledikleri bütün kirleticilerin atmosfere yayılan pek çok virüsü üzerine tutup kendileriyle birlikte yolculuğa çıkardıkları açık.

Virüsün yayılma sürecinde, bize bu kadar yakın gelmesindeki etkenlerin arasında hava kirliliği var mı? Var. Virüsü solunum yoluyla almamız, solunum yollarının daha fazla etkilemesi, enfekte olmasının nedeni de bu zaten. Bu hava emisyonunu biz soluyoruz. Aydın’daki jeotermaldaki üst solunum enfeksiyonu nedeniyle sürekli acile giden insanların gidiş nedeni jeotermalden açığa çıkan gazların solunumda yarattığı etki. Virüs yok; ama etki aynı. Çünkü taşınım süreci aynı. Başlangıç da aynı: Sermaye birikimi üzerinden emisyon üretmek. Virüs de bu emisyonlara katılıyor. Diğer emisyonlar da aynı etkiyi yaratıyor; ama salgına neden olmuyordu. Örneğin slikozis yapıyor, kot taşlayan, mermer tozuyla çalışan işçilerde. Bu da aynısı aslında. Sonuç farklı, çünkü doğrudan RNA ve DNA’da adapte olup başka sonuçlara neden olabiliyor virüs. O yüzden salgın öldürücü boyuta gelebiliyor. Slikozis de öldürücü. Oksijen ve karbondioksit transferini kanda engelleyen bir noktaya bir partikül gelip tıkanırsa o hasta mutlaka ölüyor.

Sizce insanlar bu süreçten doğaya ve kendileri dışındaki diğer canlılara verdiği hasarı görerek mi çıkacak, yoksa aksi bir süreç mi işleyecek? Çünkü bir yandan hâlâ sokaklara atılan kullanılmış eldiven ve maskeleri de görüyoruz.

Öğrendik, diye düşünüyorum. Ne kadar aklımızda kalır, onu bilmiyorum. Hafızamızın kısa erimli olduğunu biliyorum. Yapılan kötülükleri çok çabuk unutur boyutta. Ama umarım bu sefer böyle olmaz. Her şeyden önce bir kere birbirimize saygı göstermeyi öğrendik. Daha fazla temiz olmayı öğrendik; ama bir yandan sizin de söylediğiniz gibi yerlere atılan eldivenler, maskeler ya da kapının dışına doğru süpürmeler, dışarıya doğru kıyafetini silkelemeler devam ediyor. Bunların etkisi var mı peki? Şüphesiz her atığın, her kirleticinin taşındığı yere etkisi var. Ama tükürmek de böyle, farklı bir şey değil. Hâlâ sokağa tükürenleri, atılan eldiven ve maskeleri görüyorum ve bu beni neyi, ne kadar öğrendiğimiz konusunda endişelendiriyor. Ama en azından mesafeyi koruduğumuz için birbirimize omuz atmamayı öğrendik yolda yürürken. Umarım hijyeni öğrenmişizdir, çünkü bunun mutlaka faydası olacak.

Doğaya verdiğimiz zararın farkında olduğumuzu ise hiç sanmıyorum. Sorunun kaynağı da bu zaten. İnsanmerkezci, hatta sermaye merkezli düşünenlerin doğaya ve canlılara verdikleri zararı algıladıklarını düşünmüyorum. Sermaye karşıtı olanlar, anti-kapitalistler, diğer canlıların yaşam alanlarına saygıyı kendisine ilke edinenler, kendilerinin doğanın sahibi değil; bir parçası olduğunun bilincinde olanlar olarak bizler zaten öyle düşünüyorduk. Yaşam alanlarını korumaya devam edeceğiz, bizlerin cephesinde değişen bir şey yok, diğerleri de bu işten de nasıl sermaye biriktiririm diye düşünmeye devam ediyorlar. Yani onlardan da eksilen bir şey yok. Devlet olarak da, kapitalist sistem olarak da.

Sokağa atılan eldiven ve maskeler bir yandan “tıbbi atık” kategorisinde. Bu atıkların geri dönüşümü ile ilgili herhangi bir çalışma var mı? Eldiven ve maskeleri nasıl çöpe atmamız gerekir?

Evet bunlar tamamen tıbbi atık kategorisinde. Hatta tehlikeli atık kategorisinde. Tehlikeli atıkların bertarafı başlıca bir sorun. Takma tesislerinde karıştırılarak yakılıyor, bunun sonucunda pek çok komplekste kirletici atık gaz olarak açığa çıkıyor ya da tehlikeli atıklar gömülerek uzaklaştırılıyor. Bildiğiniz gibi Karadeniz sahilinde ya da İzmir Gaziemir’de radyoaktif salınımla, İstanbul Tuzla’da gömülmüş tehlikeli atık varilleri olarak bir gün, gün yüzüne çıkıyorlar. Tıbbi atık konteynerları olması gerekiyor sokaklarda, bu atıkların oraya atılmaları daha doğru. Çünkü virüs yok olmuyor, dezenfektanlarla sadece etkisini yok etmek mümkün. Tutunduğu malzemenin üzerinde duruyor yani virüs ve dolaşımı bekliyor.

Devletlerin ve çokuluslu şirketlerin tüm bu gündem arasında krizi fırsata çevirme eğilimleri gözleniyor. Örneğin esnek çalışma, uzaktan eğitim gibi uzun süredir yaygınlaştırmak istedikleri metodları hızlıca yürürlüğe koydular. Türkiye’de de Kanal İstanbul ihalesi yapıldı. Sizce bu süreçten toplumlar nasıl çıkacak?

Sermaye biriktirmek üzere yola çıkanlar bu süreçte de aynı yoldan yollarına devam ediyorlar. İhaleler sürüyor. Sisteme bakıyorsunuz; kayyumlar sürüyor. Kanal İstanbul için iki tarihi köprünün ihalesi gibi ihaleler devam ediyor. Pek çok ilde, ÇED olumlu kararları verilmeye devam ediyor. Enerji üzerinden, maden üzerinden, hatta o çok kutsadığımız, bazılarının iklim krizine çözüm olarak gördüğü yenilenebilir enerji üzerinden bir yığın “yapın” kararı çıkıyor. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri’nin sayfasına girerseniz, her sayfada mutlaka ve mutlaka ya bir taş ocağı ya bir maden ya da rüzgar enerji santrali, termik santral kapasite artışı gibi pek çok üretimin izinlerini göreceksiniz. Her gün buna devam ediliyor.

Bizler evlerde hapis haldeyken, doğal alanlar daha çok yapılaşmaya açılıyor. Sermaye birikime daha çok sokuluyor. İstediklerini daha hızlı yapıyorlar şu anda. Sokağa çıkmak neredeyse kimsenin tercih ettiği bir durum değil. Ve bu yüzden bu süreci de başarıyla yürütecekler. Süreç tamamlandığında, dışarı çıktığımızda, sermayeyi yoluna daha güçlü bir şekilde devam etmiş halde bulabiliriz, bulacağız da.

Bir ikincisi, eğitimciler uzaktan eğitim vermeye çalışıyor; ancak eğitim sistemi çökmüş durumda. İnternet üzerinden kurulan bu sistem kimlere hizmet ediyor ve öğrenciler için yeterli oluyor mu? Bu süreçteki eğitim gerçekten karşılığını bulacak mı, bunu eğitim emekçileri değerlendirecektir diye düşünüyorum. Benim gözlediğim kadarıyla ise eğitim emekçisi arkadaşlarım ara vermeden uzaktan eğitime devam ediyorlar. Ama acaba, uzaktan eğitim verdikleri sistem bunun için yeterli mi? Eğitim ne kadar verimli sürüyor ve tabii öğrenciler buna hazır mıydı? Her öğrenci uzaktan eğitim alabiliyor mu, örneğin bilgisayarı olmayanlar nasıl eğitim alıyor? Ya da eğitim alabilecekler mi? Bu şekilde yoksul halkların çocuklarının eğitime devam edebileceğini düşünmüyorum...

Türkiye’de sokağa çıkma yasağı yürürlükte yok; ama görünürde var. İnsanların park, bahçe gibi dış mekânlardan uzak kalıp sadece zorunlu olarak sokağa çıkışı, doğayla kurduğu ilişkisini nasıl etkileyecek?

Doğadan zaten kopmuştuk. Betonların içindeydik hepimiz. Betonların sınırlarında kalan doğal parçalarla yaşamımızı sürdürüyorduk. Kentlerde sadece kıyılarla, derelerle, denizlerle buluşma şeklindeydi bu ilişki. Betonlardan kalan çevre çeperinde doğal alanlar da –Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanı projesinde olduğu gibi– hızlıca sermaye birikimine, betonlaşmaya açılmaya çalışılıyordu. Üzerine sokağa çıkma yasağı da eklenince bu çevre çepere ulaşma hakkımız da yok oldu. Doğadan gittikçe kopuyoruz, esasen bu kopuşa teslim de olduk zaten. Bununla mücadeleyi sadece ekoloji mücadelesi verenlere, yaşam alanlarını koruyanlara bırakmış durumdayız; tıpkı şu an Koronavirüs salgınıyla mücadeleyi sağlık emekçilerinin omuzlarına bıraktığımız gibi. Dolayısıyla bunun sonuçlarını hep birlikte yaşamaya mahkûmuz.

Her şey durdu, hayat durdu. Ama ben bu süreçte emeğini yakından ya da uzaktan ortaya koyan, basın emekçileri dahil, emek veren herkese şükranlarımı sunuyorum. Büyük bir özveri bu. Ama görünen o ki, sistem olarak bu olağanüstü durumlara, felaket tablolarına dair hiçbir hazırlığımız yokmuş. Şimdi bu hazırlıksız halde, kim nereden neyi kotarırsa bunu yaşamaya çalışıyoruz.

Salgın koşullarında örgütler, dernekler, kurumlar öncülüğünde bir dayanışma mümkün mü? Mümkünse nasıl örülebilir?

Az evvel de vurguladığım gibi, sosyal devletin olmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Diğer kapitalist ülkelerde bile sosyal devletle ilgili birtakım adımlar atılıyor. İşsizlik desteği, ücretli izin vs. gibi. Bizde bunların hiçbiri olmadığı gibi gerçekten risk altında olanları korumak için bir çaba da yok. Sağlık emekçileri korunmuyor, işçiler korunmuyor, mülteciler korunmuyor, cezaevlerindeki siyasi tutsaklar ölüme mahkûm edilmiş durumda. Böyle bir ortam, aslında özgürlüğün olmadığı bir ortam ve ne yazık ki biz böyle yaşıyoruz. Bunun çözümü bugünkü dayanışma ağlarını örmenin ötesinde bir şey. Bunun çözümü, birlikte yeniden başka bir yaşamın, dayanışmanın arttığı bir yönetimin mümkün olduğunu düşünerek yani siyaseten yaşamı yeniden, yeniden örmekten geçiyor. Bugünlerde dayanışma ağlarını güçlendiriyoruz şüphesiz. Komşumuza da yardımcı olmaya çalışıyoruz. En sağlıklımız gidip hepimiz için alışveriş yapıyor örneğin. Bu ufak dayanışmaları yaşatıyoruz. Ya da Kanal İstanbul için yapılan ara ihalelere itiraz etmek için hep beraber online dayanışma ağları kuruyoruz. Ama bunlar yeterli değil.

Yaşam alanlarını sermayeden geri almak, yaşamımızı -sosyal devlet anlayışı olmayan- faşist iradelerden geri almak zorundayız. Bu çözümlemeyi yapmazsak, kendimiz için değil tüm toplum için düşünmeyi önümüze koymazsak ve doğadaki her canlı için bu mücadeleyi vermezsek rahatlıkla fasulyede görülen bir virüs bize kadar ulaşıp bizi ölüme mahkûm edebilir. Ya da yarasanın üzerinde görülen, kedide varolan bir virüs… Bu sermaye arsızlığı böyle sürmeye devam ederse ve diğer canlıların yaşam alanları böyle istila edilirse bunları yaşamaya mahkûmuz. Nihayetinde varacağımız yer ise, o Kızılderili’nin söylediği yer: “Bir gün beyaz adam parayı yiyemeyeceğini anlayacak...”