Onlar, gözlerini savaşın ortasında açmıştı dünyaya. İlk sözcükleri arasına polis, asker, savaş, gerilla, Kürt, Türk yerleşivermişti kendiliğinden. İlk algılarında panzer, uçak, silah, operasyon, çatışma oluşmuştu. İlk acılarını evlerine, köylerine veya mahallerine gelen parçalanmış cesetlerde hissetmişlerdi. Beklide ilk acılarını anne-baba veya kardeşlerinin gecenin bir vakti evlerinden alınıp götürülmesinde yaşamışlardı… Ya da hapishane yollarında. Herhalde ilk özlemleri de böyle oluşmuştu.
Onlar… Kürt çocukları.
Kürt çocukları deyince, sokaklarda, evlerde, okullarda cıvıl cıvıl oynaşan, gamsız, neşeli çocuklar gelmiyor kimsenin aklına. Çünkü Kürt çocukları; otuzbeş yılı aşkındır süren, halen adı konmamış (ve savaş tanımı yapılmaması için her türlü hilenin halen devam ettiği), terörle mücadele yaftasıyla paranoyaya dönüşmüş bir savaş içinde büyüyen; anadillerini unutturmak için envai çeşit yöntemle üzerlerine baskı uygulanan çocuklardır. Köylerinden koparılmış, metropol varoşlarında daha yedisine varmadan yetmişinde ki bir insanının sorumluluğunu sırtlanmış çocuklar. Ya da yaşadıkları köyün sokaklarında bile özgürce hareket edemeyen, kırlarında koşamayan, her an sürgüne maruz kalma kaygısı yaşayan çocuklar.
Onlar her yanı ölümle kuşatılmış bir yaşama mahkum edilen; Filistin’de taş attıkları için militan, Türkiye’de taş attıkları için terörist olan; körpecik bedenlerinin üzerinde tepinilen, dövülen, işkence edilen, sokaklarda öldürülen çocuklardır…
Kürt çocuklarının bu uygulamalara maruz kalması için bir şey yapmasına gerek yok. Kürt olmaları yeterli; kafalarına dipçikle vurulması, Pozantı’da tecavüze uğraması, evinin balkonunda oynarken öldürülmesi, babasının arkasından gittiği için 13 kurşuna hedef olması için. Ya da köyünün kıyısında çobanlık yaparken taranması, askerler tarafından öldürülüp sınırın ötesinde saklanması, etrafına saçılmış patlayıcılarla oynarken ölmesi, sokakta gaz bombasının hedefi olması için bir şey yapmasına gerek yok. Tüm bunlar için Kürt olmaları yeterli. İşte Kürt çocukları deyince ölümle kuşatılmış bir yaşam beliriveriyor hemen insanın aklında.
Bir hafta içinde üç çocuk öldürüldü Kürdistan’da. Mazlum Akay gaz bombasıyla, Veysi Demir kaçakçı diye vurularak, Seray Yavuz patlayıcıyla oynarken kısacık yaşamlarına veda ettiler. Beyinlerinin ve yüreklerinin kaldıramayacağı onlarca olaya tanıklık etmişlerdi kısacık ömürlerinde. Oysa onların ardında sadece rakamlar kaldı. Yani ölü Kürt çocuklarının sayıları. Çetelenin kabarık olup olmamasıymış sanki sorun. Küçüçük bir bedene reva görülen yaşam en büyük sorun değil midir aslında? Sorgulanması gereken yaşamımızın en masum yüzü olan çocuklara bu kadar pervasızca saldırmanın altındaki amaç değil midir?
Ölüm hep Kürt çocuklarından yana mı düşer? Taşlaşmış vicdanlar bu küçücük cansız bedenler karşısında hiç kıpırdamaz mı? Körelmiş zihinler körpecik canlara bakarken birazcık sorgulamaz mı? Her gün ‘anaların göz yaşı’ üzerine siyaset yapanlar anaların feryadını hiç duymaz mı? Dili, kültürü, kimliği yasaklayarak ortadan kaldırılamayan bu sorun, çocukların öldürülmesiyle ortadan kaldırılabilir mi? Devletin çözümsüzlüğünün hesabı çocuklardan sorulabilinir mi?
Gelecek bu çocukların yüreğinde, gözünde, beyninde şekilleniyor. Çocuklara yönelik geliştirilen her saldırı yarının nasıl olabileceğini gösterir.
Pablo Neruda bir şiirinde şöyle seslenir büyüklere;
‘Yaşanacak yer açın onlara
Ve düşünmeyin onların adına;
Hep aynı kitapları okutmayın
Keşfetsinler şafağı, bırakın
Ve kendi öpüşlerini tadımlasınlar
Barış içinde aşk ve özgürlük adına
Evet, çetelesini tutmak değil ölü çocukların, aslolan yaşamın yollarını örmektir onlar için. Dokunmayın çocuklara, bırakın şafağı keşfetsinler yaşamdan yana. Biz onlara yaşamın hangi yana düştüğünü gösterelim sadece.
Yaşam ne yana düşer