Yasama, yürütme ve yargı, devlet toplum ilişkisinin şekillendiği mekanizmalardır. Bu mekanizmaların toplum lehine işlev görmesinin koşulları vardır. Bunların başında da hukuk devletinin olmazsa olmazı sayılan güçler ayrılığı ilkesi gelir. Türkiye anayasal düzeninde yasama organı 1920’den bu yana sistematik biçimde yürütmenin kontrolü altına girmiştir. Yasama organının oluşumu açısından seçim ve siyasi partiler ne kadar önemli ise işleyişi açısından da iç tüzük bir o kadar önemlidir. TBMM için anayasada tanımlanan ulvi rol ile pratiği şekillendiren iç tüzük arasında müthiş bir uçurum bulunmaktadır.
Herkes kabul eder ki genel başkanın iktidar partisi içindeki gücü, sadece yürütme organını değil yasama organının konumunu da şekillendirmektedir. Anayasa’da yargı bağımsızlığının ifade edilmiş olması ne kadar gerçekçi ise yasama organının yürütme karşısındaki bağımsızlığı iddiası ondan daha az inandırıcıdır. Meclisin, yürütmeyi denetleme ve yasa yaparak yürütmeyi yönlendirme gibi iki temel işlevi olması gerekir. İktidar her rejimde vardır ve güçlü kılınabilir ama yasama organının gücü ancak bu işlevleri yerine getirmesi şartı ile sahici anlam ifade eder.
Halkın vicdanı yargı kararları karşısında incindiğinde buna duyarlılık gösterip tepki veren siyasetçiler parlamento söz konusu olduğunda susmayı tercih ederler. Yargıyı kendileri dışında gören iktidar ya da muhalefet temsilcileri yasama organını kendi minderleri olarak görürler. Hrant Dink davasında mecliste bir komisyon kurulması tartışmalarını kaçımız hatırlıyor acaba. Beş yıl önce kim ne demişti. Yargılamanın devam ettiği bir durumda meclis komisyonu kurulmasına kim karşı çıkmıştı? Anayasa yapmaya niyet eden bir parlamentonun önce aynaya bakmasını isteme hakkımız bile yoksa biz bu ülkenin nesiyiz. Meclis başkanı, “hala anayasa meclisi istemeye devam edenler kendilerine başka bir meclis bulsunlar” demiş. Buna da şükür. İleri demokrasinin nimetlerini inkar etmeyelim. Eskiden olsaydı siyasetçiler, meclisin kendine yeni bir halk aramasından bahsederlerdi.
Halep ordaysa arşın burada. Meclisin hazırladığı anayasa taslağını hep birlikte görebilirsek, göle maya çalan Nasreddin Hoca fıkrasından daha ciddiyetsiz bir tablo ile yüzleşmiş olacağız. Yeni anayasa ya tutarsa. Son bir not. Roboski’nin hesabı soruldu mu? Hayır. 34 kişi için silahlı kuvvetlerimizi yıpratmaya hakkımız yok zaten (!), Hrant davasını tartışırken de yargıyı yıpratmayalım lütfen(!). Anayasa tartışmaları bahanesi ile meclisi yıpratmamak için biz sözümüzü şimdi söylemeyi tercih ediyoruz. O kendi kendini yıpratmaya muktedir olduğunu 2012 içinde gösterecek. Ne diyelim. Eğer meclis yıpratılacaksa onu da ancak biz yaparız anlayışı, muktedir olmanın bir gereği sanılmaya devam ediyor.