Ne diyordu Rozerin, okuldaki bir etkinlikte, kameralar eşliğinde Nazım Hikmet’in şiirini okurken: yaşamak şakaya gelmez… Yaşamayı o kadar çok ciddiye aldı, o kadar çok sevdi, o kadar çok yaşam doluydu ki daha 17’sinde vurdular onu. Çok sevdiği Surlardan ayrılmadığı için, Suriçi'nde aldığı her nefesi ziyadesiyle ciddiye aldığı için, yaşının çok üzerinde kocaman bir yüreği olduğu için kana buladılar düşlerini bedeniyle birlikte. Haftalardır cansız bedenini ailesine vermeyerek, tüm aileye adeta işkence uyguluyor devlet. 100 yıldır Kürt halkı yaşadığı her katliamın, kıyamın ardından "şu dağların, şu taşların bir dili olsa da seslense" diyor.
Şimdi de dokuz bin yıllık Sur sesleniyor tüm insanlığa: "100 gündür korkunç bir katliam yaşanıyor burada. Cenazeler yerlerde kaldı. Çocuk ağlamalarına ve çığlıklarına rağmen tanklardan koca koca bombalar atıldı evlere, camilere, kiliselere. Gelenler öyle korkak, öyle vahşi, öyle korkunçtu ki sadece barışı istediği için baro başkanını da öldürdüler, çocukları da düşürdüler kaldırım taşlarına.. Binlerce yıldır ayaktayım ve Kürdistan’ın kalbi anı anına benim burçlarımdan atar, lakin böyle bir karanlık, böyle bir zorbalık ve buna karşı da böyle görkemli bir direniş ne gördüm, ne duydum…"
Bırca Belek…Kütüphanesi ve medresesiyle ünlü, Ermeni ve Kürt halkının iç içe yaşadığı Mir Bedirhan Bey’in kalesi Bırca Belek… şu günlerde karalar bağlamış, kalenin her bir taşı, her bir pervazı… 172 insanın diri diri yakıldığı vahşete karşı sessiz ve suskun kaldığı için tüm insanlığa karşı derin bir öfke duyuyor. "Koruyamadınız, kurtaramadınız gencecik civanları, anneleri, yaşlı dedeleri, doğmamış bebeleri. Suskunluğunuz nedendi peki? Diri diri yaktılar burada insanları. Tıpkı 150 yıl önce karşı yamaçta yaktıkları Sait Paşa Kalesi gibi burada da evleri, içinde insanlar olduğu halde yaktılar.. Cizrem, Mem û Zîn’in diyarı, efsaneler kentim benim. Binalar, evler paramparça. Katiller öyle insanlıktan çıkmış haldelerdi ki, evlerin buzdolaplarına insan dışkılarını koydular, öldürdüklerini kadınların çıplak bedenlerini sergilediler.. Bugün öfkem acımdan da büyük…"
1925 Şark Islahat Kanunu içlerini soğutmamış olacak ki bu halk ne sürgünler, ne katliamlar gördü. Şimdi de sanki bebesinden dedesine kadar katledilen Silopili değilmiş gibi, şehri ziyaret eden Başbakan dile getire getire "TOKİ"yi getiriyor! Neymiş, TOKİ gelecek huzur gelecekmiş! Peki senin TOKİ’n, Taybet Ana'yı da geri getirecek mi? Miray bebeyi peki? Keskin nişancılarının vurduğu çocuklarımızı? Seni biraz daha zenginleştirmekten başka neye yarayacak?
Daha dün İdil’de 13 yaşındaki Fatma ve 15’indeki Sevilay, sokakta oynarken öldürüldüler. Bu toprağın çocukları sokakta oynarken vurulur, tıpkı barış güvercinleri gibi… Neymiş, devletin huzur operasyonlarıymış bunlar! Gördük sizin huzur getiren operasyonlarınızı! Tabi sizin için huzur; Kürtlerin ölmesi, tehcir edilmesi, göç yollarına düşmesi, kadın da çocuk da olsa katledilmesi demek! Eski ve Yeni Türkiye’nin ortak özelliği de bu olsa gerek: huzuru Kürt katliamında bulmak! 90 yıl boyunca Kürtleri reddeden ulusalcı güçlerle (JİTEM), siyasi İslamcı faşizmin Kürtlere sunduğu yeni bir şey yok. İnsanlığı bodrumlarda diri diri yakanlar geride bıraktıkları notlarda ne kadar Türk olduklarını, TC’nin Asakiri Mansur-i Muhammediye mücahitleri olduklarını, Kürtleri sadece itaat ettikleri sürece yaşatacaklarını yazarken, tam da Perinçek’in dediği gibi; AKP ile Ergenekonun Kürt halkına karşı ortak vatan cephesi kurdukları aşikar!
Bu yeni ittifak, sadece Kürt kıyamına yol açmadı; aynı zamanda yeni Türkiye’nin ne olduğunu da gösterdi.
Buna karşı Kürtlerin tek bir yanıtı var: "yaşamak bizler için şakaya gelmez. Biz, yitirdiklerimizden devraldığımız bu yaşamı o kadar ciddiye alıyoruz ki özgür olmadığımız tek bir günü yaşamış saymayacağız."