İHD Eşbaşkanı Eren Keskin, kendilerini muhalif olarak tanımlayan kamuoyunun bir sınav vermesi gerektiğini belirterek, Leyla Güven’in eylemine neden ilgi gösterilmediğini sordu. Eren, “Bizim görevimiz Leyla Güven’i yaşatmak ama Güven’i yaşatabilmek için de İmralı‘daki hukuksuzluğun son bulması gerekiyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Leyla Güven ve diğer siyasi tutsakların durumuna dikkat çekmek amacıyla dün bir panel düzenledi. Açılış konuşmasını İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptı. Açlık grevlerinin hak aramanın bir yöntemi olarak ortaya çıktığını belirten Gülseren, bir işkence haline gelen tecridin mutlaka ortadan kaldırılması gerektiğinin altını çizdi. Yoleri, “Leyla Güven’in talepleri çok net. Tecridin son bulmasını, yani işkencenin ortadan kaldırılmasını istiyor. Öcalan’a uygulanan tecridin barış talebiyle de alakası çok net bilinen bir şey. Güven hem bir işkence olarak tecridin kalkması gerektiğini hem de Öcalan olan uygulamanın Türkiye’nin barışı ile ilgili gündemi yeniden bize hatırlatıyor. Bu nedenle bunun toplumda yankı bulması çok önemlidir” dedi.
30 cezaevi, 236 kişiye ulaştık
Ardından söz alan İHD Hapishaneler Komisyonu üyesi Zeynep Ceren Boztoprak, açlık grevlerinde yapılacak hak ihlallerinin engellenmesi için bir platform oluşturduklarını hatırlatarak, “Türkiye ve Kürdistan’daki cezaevlerini ziyaret ediyoruz. Bugüne kadar 30 cezaevinde 236 kişiye ulaşıldı. Cezaevleri idareleriyle görüşüyoruz hak ihlalleri olmasın diye ancak bunlar yaşanıyor. Bunu gözlemledik. B1 vitamini verilmiyor. Tıbbi bakım gerektiği gibi uygulanmıyor” diye konuştu.
Neden sokağa çıkmıyorsunuz?’
İHD Eşbaşkanı Eren Keskin ise tecridin İttihat ve Terakki anlayışının muhaliflere yönelik uygulaması olduğunu anımsattı. Keskin, şöyle devam etti: “Ben burada Leyla Güven’in neden ölüm orucuna başladığının tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Leyla Güven İmralı Cezaevi’ndeki uygulamalara karşı, Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmesinin engellenmesine karşı, ondan yıllardır haber alınamamasına karşı bir eyleme başladı. O nedenle bunu da mutlaka tartışmak gerekiyor. Kendilerini muhalif olarak tanımlayan kamuoyunun bir sınav vermesi gerektiğini düşünüyorum. Neden bu coğrafya da Nuriye ve Semih’in açlık grevine haklı olarak gösterilen ilgi Leyla Güven’in açlık grevine gösterilmiyor? Bu soruya kendisine ben muhalifim diyen herkesin cevap vermesi gerekir. Bu sorunun cevabını kendimize verebiliyor muyuz? Veremezsiniz. Leyla Güven’e karşı bu ilgisizlik neden? Korku asla değil. Nuriye ve Semih için insanlar sokaklara döküldüğünde aynı süreçler vardı. OHAL vardı ama insanlar sokaktaydı. Neden Leyla Güven için sokağa çıkmıyorsunuz? Neden İHD bugün bu etkinliği yaptı. Bu soruyu kendilerine ben muhalefetim diyenlerin sorması gerekiyor. Bu sorunun cevabını verdiğimiz gün biz doğru birliktelikler kuracağız.”
Tecrit hep var
İmralı Cezaevi’ni en başından beri tanıyan avukatlardan biri olduğunu vurgulayan Keskin, Öcalan’ın avukatlığını yapan 12 avukattan bir olduğunu belirterek, “O dönem başımıza gelmeyen kalmadı. Kendi kurumumuzda bile tartışıldık. 6 ay evlerimize gidemedik. O zaman şunu gördük; İmralı Cezaevi Türkiye devleti yasalarına göre değil. Tecrit, Öcalan oraya girdiğinden beri var. Biz o zaman savcıya başvurduğumuzda komutana başvurun, derdi. Yasaya göre yetki savcının elinde olması gerekirken savcı yetki ben de değil diyorsa ortada bir sorun vardır. O nedenle bir kere bu yapının tartışılması gerekiyor. Türkiye kendi iç hukukuna ve bütün uluslararası sözleşmeler aykırı davranıyor” şeklinde konuştu.
Güven’i yaşatabilmek için
İmralı’da olan diğer tutsakların da aileleri ile görüştürülmediğine değinen Keskin, şöyle devam etti: “Güven bütün bu hukuksuzluğa karşı açlık grevi yapıyor. Bütün bunlara karşı ölümü göze aldığını söyledi. Bizim görevimiz ise Güven’i yaşatmak ama Güven’i yaşatabilmek için de İmralı’daki hukuksuzluğun son bulması gerekiyor. Bizim de bunun için toplumsal muhalefeti ön plana çıkartmamız gerekiyor. Bu tepkiyi göstermek neden sadece Kürtlere kalıyor. Bu sorunu cevabını da ben Türkiye kamuoyuna bırakmak istiyorum.”
İTO Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ekmez de açlık grevindeki tutsakların tedavi imkanına sahip olmadığını söyledi. Kendilerinden bağımsız heyetler olarak açlık grevine girenlerin durumunu takip etmelerinin istendiğini ifade eden Ekmez, şunlara dikkat çekti: “Ancak Türkiye cezaevlerinde açlık grevine girenlerini sağlığını takip etmek pek mümkün değil. Bizler doktorların cezaevine biran önce alınmasını ve açlık grevine girenlerin bağımsız hekimlerce takip edilmesini öneriyoruz.”
Sokağa çıkmalıyız
Panelin ikinci oturumu serbest kürsü şeklinde devam etti. Burada söz alan Zeynep Calıhan, hem Barış Anneleri adına hem de cezaevinde iki çocuğu olan bir anne olarak konuştuğunu belirtti. Calıhan, “Leyla Güven cezaevinde kararlıdır. Bizim de ona inancımız sonsuzdur. O orada açlık grevinde. Ve biz dışarda hiçbir şey yapmıyoruz. Bizim de elimizi taşın altına koymaları gerekiyor. Sokağa çıkmamız lazım” dedi.
Açlık grevi çığlığın kendisidir
Ölüm orucu direnişçisi olduğunu belirten bir diğer konuşmacı Fadime Akalın ise “Ben 264 gün ölüm orucuna girdim. Müdahaleye uğradım” dedi. “Bir tutuklu niye açlık grevine başlar?” sorusunu soran Akalın, “Aslında açlık grevi çığlığın kendisidir. Başka şeyler yapıyordur, duyulmuyordur. Açlık grevi yaşamı değersizleştirme ve intihar değildir. Biz intihar yöntemlerini biliriz. Asarız kendimizi, bıçaklarız yada başka bir şey yaparız. İntihar etmenin yöntemleri vardır. Açlık grevi şu demektir. Benim bir bedenim vardır. Düşman beni alır hapse koyar. O bedeni topluma silah olarak kullanır. Ben de derim ki o beden benim. Ben bu bedeni sana karşı silah olarak kullanacağım. İşte açlık grevi böyle bir şeydir. Ölüm orucu böyle bir şeydir” diye konuştu.
Açlık grevi ve ölüm oruçların etki yaratması için toplumun buna yanıt vermesi gerektiğini vurgulayan Akalın “Biz yaşamayı yemek yemek olarak düşünmüyoruz. Yaşamayı siyasal bir özne mücadele olarak görüyoruz. Açlık grevi bir çığlıktır ve bu çığlığa ses verin” dedi.
İSTANBUL