
Sur direnişçisi Nûcan Malatya (Sonay Engin) anısına....
Onunla ilk 2009 yılında Amed’te karşılaşmıştık. Özgür Halk dergisinin Amed temsilciği bürosundaydı. İsmi Sonay’dı. DİHA’da muhabirlik yapıyordum ve hafızam yanıltmıyorsa Özgür Halk’ın kapatılması, çalışanlarına dönük gözaltı-tutuklamalara ilişkin haber görüşmesi için gitmiştim. Ofis’teki bir binada dördüncü katta üç odalı bir büroydu. Mütevaziliklerinin yanında düzenleri, sehpa üzerine dizdikleri dergileri, kütüphanelerinde sıralanan kitapları hemen göze çarpıyordu.
İkram edilen çayı yudumlarken Sonay’ın Kürtçesi hemen dikkatimi çekti. Söylediklerinden çok söyleme şekline yoğunlaşmıştım. Konuşurken ilk duraksamayı yakaladım ve alakasızca “Nerelisin?” diye sordum. Böyle olunca biraz patavatsızca oluyor ama damardaki kanın akış hızı da her zaman kontrol edilemiyor ki. Malatya Yazıhanlı olduğunu öğrendim ve konu hızla ‘memleket’ oldu.
Ben de Amed’e “şehrim benim” diyenlerdendim. Kesin ona da “Amed öyle bir yer ki, kendini ona ait hissediyorsun” demişimdir. Muhtemelen o da benim gibi düşünüyordu. Kendi köylerimiz için söyleyemesek de Malatya gibi şehirler yüz yıllık özel savaş sonucunda öyle bir duruma getirilmiş ki, ne o bize ait ne de biz ona aitiz.
Amed’i tanımak da bir evsizin başını sokacak sıcak yuva bulması gibiydi bizler için. Yurtsuz ve köksüz bırakılmak istenen duygularımızın da başkentiydi Amed. Sur bizi öyle sıkı sarmalamış, tüm kapılarını öyle sonuna kadar açmıştı ki bizi köklerimizle buluşturuyordu.
Sonay’la başlayan sohbetimizin bir ucu doğal olarak kayısıya uzandı. Toprağım! Toprak bize benzer, biz de toprağa ait olana... Bilir misiniz, mışmış yaprakları da içine kapanır. Gören susuz bırakıldığını düşünür, ama kayısınınki utangaçlıktandır. Çabuk küser çabuk alınır. Kini de kibri de yoktur. Kayısı ağacı narindir ama verimlidir. Dalındaki meyvesi olgunlaşıp toprakla buluşması yeterlidir filizlenmesi için. Çoğalmayı sever. Sonay da ilk olarak içine kapanık izlenimi veriyordu. Ama içine doldurduğu ülkesiydi. O ülke Özgür Halk’la sürekli gülen bir yüze dönmüştü.
Sonay Yazıhan’ın Boyaca köyündendi. Tanıyanlar, onunla konuşanlar Sonay’dan gelen toprak kokusunu hemen hissederdi. Onun ‘Malatya Kürtçesi’ gülüşmelere neden olsa da yerelliğini Kürdistanla everme inadından geri adım atmazdı.
Biz, kaysının tadı ekşimsi-mayxoş ve çekirdeği acı olan türüne Xodayî deriz. İnsan eli yoktur oluşunda. Aşısızdır. O yüzden xodayî, xwe da ye, yani kendisidir. O yüzden doğa tanrısının vergisidir. Ancak dalından koparılıp yenilebilir. Ötesinde kasaya dizilmez, çuvala girmez. Ağızda yarattığı tadı sanayide yoktur. Xoşavlıktır. Aşureliktir. Çîr ise tîr’dir. Ne kuru ne de yaştır.
Sonay’ın yanakları al aldır. Belki yüzünü kızartan, halkının yüz yüze kaldığı faşizm karşısında borçlu gitmekten duyduğu endişedendir. O bir devrimcidir. Onun gibilerinin devrimciliğiyle halkının özgürlüğü aynı renktedir, Kızıldır. Belki anasına değil de kaysıya çekmiştir. Belki de her ikisidir.
Malatyalı Sonay’ın çocukluk rengi, buğday başaklarının hasat öncesi rengidir. Amed Sur’daki Nûcan ise kumraldır. Kayısı olgunlaştığında da rengi sarıdan çok turuncuya çalan kızıl olur. Dalından toplanan kayısı toprak üstünde gün ışığıyla kurutuldukça esmerleşir. En güzeli de odur. Güneşle sararır, güneşle kumrallaşır.
Sonay da yüzünü güneşe dönünce Nûcan olmuştu. Zilan’ın meyvesi olmuştu. Cizre’deki Mehmet Tunç’un yoldaşı olmuştu. Yüz yıl önce Kasımoğlu Mamad Ali’nin başlattığı isyanın savaşçısı olmuştu.
Nûcan’ın da içinde bulunduğu Sur direnişçileri, Sur’un her santimi için direnmişti. Yaşamanın bir adının da SUR için ölmesini bilmek olduğunu dost düşman herkese göstermişlerdi.
Nûcan’ın yumruğunu bu kadar sertleştirense avucunda gizlediği Sur taşlarıydı. O taşları, killi toprakla sıvanmış iki gözlü kerpiç evinin damına kadar hiç bırakmamıştı. Sur’un direniş taşlarını yüreğine doldurup Boyaca’da Ana evinde birer birer dizmişti kendi toprağına.
Sırtta taşınması da, üzerine atılan her avuç toprak sonrası ‘yolun yolumuzdur’ denilmesi de onunla duyulan gururdandı.
Hepimizi üzense başının göğe değmesi değil hasat zamanını beklemeden gitmesi olmuştu...
Ersin Çelik