30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü… Bu günün amacı, “kayıplar” sorununa dikkat çekmek ve olası kayıpların önüne geçmek…
Bir katletme yöntemi olan “kaybetme”, Latin Amerika’da geliştirilip öbür ülkelere ihraç edildi. 1967’de Guatamala’da barış yapılmış olmasına rağmen, Gualan gölgesinde balık avlayanların ağları, balık yerine ölü insan bedenleri getiriyordu. Weber’in “Gerilla Bilanço Çıkarıyor” yazısında söylediği gibi “bilimsel yöntemlerle işkence ve devletin silahlı kuvvetlerinin yüksek kumandasına bağlı para-militer güçlerce rejim karşıtlarının öldürülmesi, ulusal güvenlik doktrininin ayrılmaz parçalarıdır”. Bu doktrin, 1960’lardan itibaren Latin Amerika’dan her yere yayılmış, bahsedilen gruplar kimseye hesap vermeden ve hiçbir engelle karşılaşmadan rahatlıkla muhaliflerin izlerini kaybetmeye başlamıştı. Bu güçler, özel harekat, özel kuvvetler, polis ve bunlara bağlı olan savaşın kontrgerillalarıdır. Amaç ve görevleri, toplumsal muhalefeti yok etmek, geride kalanlara ise sisteme muhalif olmanın olası sonuçlarını hatırlatarak korkuyla sindirmektir.
Kontrgerilla yönteminin Türkiye’de benzer şekilde uygulanışı, sistemin hedefleri bakımından şaşırtıcı değil… Yakın tarihte 1990’larda “kaybetme”, sistemli olarak Türkiye’de uygulanmaya konuldu. Ancak, kaybetmenin tarihi Türkiye Cumhuriyeti’nde çok eskilere gider… 1915’te Ermenilere soykırım esnasında;  1934’te Trakya’da Yahudilere; 1938’de Dersim’de Kürt ve Alevilere karşı uygulamaya konuldu... 1970-80’lerde devrimcilere ve aydınlara karşı kullanıldı… 1990’lardan itibaren Kürtlere sistematik olarak uygulanmaya başlandı…. İHD, TİHV ve YAKAYDER’den öğrenilen bilanço ise korkunç! 1990’da başlayan cinayetler, 92’den sonra yükselişe geçiyor. 2324 faili meçhul infaz var, 1251 kişi ise halen kayıp… Emekli General Atilla Kıyat’ın dediği gibi, “1993-97 yılları arasında faili meçhul cinayetler, bir devlet politikasıydı”… TİHV verilerine göre ise, kayıplar 1990’larla sınırlı değil! Türkiye’de 2006-2010 yılları arasında da 522 faili meçhul var.
Üzerinden bunca yıl geçmesine karşın, Türkiye’de hala bir hareket yok! 2006 yılında “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”, BM genel kurulunda kabul edildi. Bu sözleşme zorla kaybedilmeyi yasaklıyor ve ailelerinin gerçeği öğrenmelerini sağlıyor. Sözleşmeyi, içinde Guatemala, Sırbistan, Ekvator, İspanya ve Şili gibi geçmişlerinde kayıplar yaşayan ülkelerin de içinde bulunduğu 87 ülke imzaladı. 18 ülke ise taraf olduğunu açıkladı. Türkiye’nin ise sözleşmenin altında imzası, tahmin edileceği üzere; yok! Oysa bu sözleşmeyi imzalamak 90’lı yıllarda Türkiye’de yaşanan faili meçhul cinayet ve kayıpların aydınlatılması açısından çok önemli… Türkiye sözleşmeyi imzalarsa iki sonucu olacak: 1-) Kaybetmeye mutlak yasak gelecek 2-) Taraf devletin iç hukukunda, kaybetmeyi suç olarak tanımlayan hükümler yasallaşacak.
Sağlıklı bir toplum tarihi ile yüzleşmiş ve bellek sahibidir. Çünkü savaşlar “bellek yitimiyle” unutturulur. Barışın gelişmesi ve savaşın mahkûm edilmesi, hatırlamak ve unutmamakla gösterilir. Türkiye’deki savaşın yol açtığı kayıpları unutmamak bu bakımdan önemli… Sanat eserleri de, köşe yazıları, yürüyüşler ve etkinlikler gibi belleği tazelerler. Cumartesi annelerinin yıllardır her hafta yaptıkları oturma eylemleri hatırlamanın ve bellek tazelemenin kilometre taşıdır. Bu sene belleğimizi tazeleyenlerden örnek vermek gerekirse; önceki yazılarımda tanıttığım Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın derlediği, 1990’larda çocukluğu Güneydoğu’da geçen Kürtlerle yapılan sözlü tarih çalışması olan “Bildiğin Gibi Değil” kitabı,   2011’de vizyona giren Özgür Gündem gazetesindeki kayıpları anlatan “Press” filmi ve 1990’larda JİTEM’in kaybettiklerine yaptığı sistematik işkenceleri anlatan “Kayıp Özgürlük” filmi…   
Tüm bu bellek tazelemeleri bana Cesare Pevase’ın sözünü anımsatıyor: “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ölüleri ne yapacağız, neden öldüler?” Gerçekten, neden öldüler?