Bundan 19 yıl önce 20 Ekim 2000’de F Tipi cezaevi sistemini protesto için yüzlerce tutuklu tarafından başlatılan ardından ölüm orucuna dönüştürülen açlık grevinde yer alan Ali Akyüz, denge problemi, unutkanlık gibi kalıcı hasarlarla yaşamına devam ediyor. Strasbourg’da açlık grevi eylemini ziyaret eden Akyüz, ”Yaşamımız pahasına faşizme karşı direndik” dedi.
BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış tecrite karşı Leyla Güven’in öncülüğünde başlayan süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi birçok merkezde devam ediyor. Leyla Güven eyleminin 104. gününde iken, Strasbourg’da süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi başlatan 14 kişilik Öcalan’a Özgürlük İnisiyatifi eyleminin 65. gününde. Uzun yıllar cezaevlerinde kalan ve F Tiplerine geçiş sonrasında 152 gün açlık grevinde kalan (25 günü ölüm orucunda) Partizan üyesi Ali Akyüz, ölüm orucu direnişi sürecinde yaşadıklarını gazetemize anlattı.
Bundan 19 yıl önce 20 Ekim 2000’de F Tipi cezaevi sistemini protesto için yüzlerce tutuklu tarafından başlatılan ardından ölüm orucuna dönüştürülen açlık grevinde yer alan Akyüz ile Strasbourg’daki süresiz dönüşümsüz açlık grevini ziyaret esnasında görüştük. 1980 doğumlu olan ve 1998 yılında tutuklanan Akyüz, duygusal olarak hala yaşadığı sürecin psikolojik etkilerini yaşadığını, denge problemi, unutkanlık gibi kalıcı hasarlarla yaşamına devam ettiğini belirterek, ”Yaşamımız pahasına faşizme karşı direndik” dedi. Sözü, Akyüz’e bırakıyoruz.
152 günü açlık grevi
Süresiz-dönüşümsüz olarak başladığım açlık grevini F Tipi’ne geçtikten sonra ölüm orucuna dönüştürdüm ve toplam 152 gün eylemde kaldım. 152. günde bilinç kaybı yaşadığımda devletin zorla tedavisine maruz kaldım. Bu irademiz dışında uygulanan tedavilerde, bilincimiz yerine geldiğinde serumları çekiyorduk ve tedaviye son veriyorduk. Bilincimizin yerine gelmesi ve tedaviye müdahale etmemiz sonrası tekrar bilinç kaybı yaşadığımızda bizi yataklarımıza zincirliyorlardı. Tedavileri bu şekilde yapmaya başladılar. F Tipi’ne aldıklarından sonra ölüm orucundaki tutsakların tahliyesi gündeme alındı. Avukatlarımızın girişimiyle ölüm orucunun 25. gününde tahliye edildim. 2002 yılında yurt dışına çıktım. Yoldaşlarımın desteğiyle tedavi gördüm ve mücadeleme devam ediyorum.
Devletin saldırı politikası
1998 yılında tutuklandım. Ümraniye cezaevinde belli bir süre kaldım. Üç buçuk yıl tutuklu kaldım. Ta ki 19 Aralık katliamı sürecine kadar. Bu katliam süreci biz devrimci ve siyasi tutsakların zaten daha öncesinde beklediği bir saldırı politikasıydı. Çünkü 1984 ve 1996’da devlet bunu denemişti. Beklediğimiz bu saldırının 1984 ve 1996 gibi olmayacağını düşünüyorduk. Daha kapsamlı bir saldırının olacağını öngörmüştük. Yani cezaevlerindeki siyasal tutsakları tekli hücrelere koyup tecrit altına almayı planlamışlardı. Ayrıca tutsakları yalnızlaştırarak psikolojik işkenceye tabii tutmayı amaçlamışlardı.
F Tipleri solu tasfiye planıydı
1984 ve 1996 yıllarında hem kamuoyu hem fiziki şartlar hazırlanmamıştı. Yani Eskişehir cezaevine arkadaşlarımızı götürdüklerinde bir dirençle karşılaştılar. 1996’daki saldırıya da yine ölüm oruçlarıyla karşılık verildi ve ertelemek zorunda kaldılar. Ama 2000 sürecine gelindiğinde hem sistemsel kriz hem de bu krizin aşılması noktasında devlet buna ihtiyaç duydu. Çünkü bize göre şöyle bir şey vardı: Bu katliam TC’nin kendi başına örgütleyip uygulamaya koyduğu bir şey değildi. Siyasi olarak farklı düşüncelerde olan tüm sol yapıların ortaya koyduğu ortak fikir buydu.
Bu, emperyalist cephenin Türkiye’deki direniş unsurlarını tasfiye etmesi politikasıydı. Sonuçta bu direniş unsurları, devrimci örgütlenmelerdi. Ya bunları reformlarla kontrol altına alacak ya da katletme yoluyla tamamen ortadan kaldıracaklardı. Biz bu tasfiye politikasının devreye konulduğunu ve bunun ilk hedefinin de cezaevleri olacağını biliyorduk. Bu temelde ciddi bir saldırı bekleniyordu. Nitekim cezaevlerinde hazırlıklar yapmaya başlanılmıştı. F Tipleri örülmeye başlanmıştı. Hatta birkaç yerde F Tipi tecridi uygulamaya başlanmıştı. O zamana kadar saldırı kısmi olarak durdurulmuştu. Ama 10 Aralık’ta artık bizi katletmeye geldiklerini anlamıştık ve bunu dile getiriyorduk kendi aramızda. İçeriyi teslim alarak dışarıdaki örgütlü potansiyeli daha rahat teslim almak hedeflenmişti. Bu propagandayla örgütlü olmayan kitleye bu mesaj veriliyordu.
O dönemde koalisyon hükümeti vardı. Ve hâlükârda bu hükümet emperyalist müdahaleye açıktı. Yönetememe krizinin had safhada olduğu bir dönemde, devrimci potansiyelin güçlenmesi, ileriye taşınması sistemin kaygılarını artırıyordu. Devlet öncelikle diri unsurları törpülemeyi ve de yok etmeyi planladı. Bu diri unsurlar devrimci tutsaklardı. Çünkü toplumu harekete geçirebilecek, bir şekilde direnişi örgütleyebilecek potansiyel buralarda vardı ve önce buraların teslim alınması planlandı.
Direniş dört gün sürdü
19 Aralık 2001’de sabaha karşı saat 02.30 civarıydı. Önce çatıları kırmaya başladılar. Sonuçta cezaevinde hazırlığınız ne olursa olsun elimizdeki olanaklar belliydi. Sadece ranza demirleri, yataklar, battaniyeler ile savunma yapabiliyorduk. Biz gece uyandığımızda çatılardan sesler geliyordu. Çatılar deliniyordu. Sonra duvarları delmeye başladılar. Delik açılan çatı ve duvarlardan gaz bombaları atmaya başladılar. Hem içerideki tutsakların yani açlık grevine girmeyenlerin yenik düşmesi açısından hem de ölüm orucu ve açlık grevindeki tutsakların diğerleri tarafından korunması engellenmeye çalışıldı. Çünkü bilinen bir şey vardı, o süreçte sadece üç tane siyasal yapılanma ölüm oruçlarına başlamıştı. Diğer yapılanmalar destek açlık grevleri şeklinde sürdürüyorlardı. Benim bulunduğum grup destek amaçlı açlık grevleri sürdürüyordu.
Bizim, yani Partizan olarak F Tiplerine götürüldükten sonra ölüm orucuna başlamak gibi bir yaklaşımımız vardı. Bu açlık grevlerimiz üçer günlük ve dönüşümlü şekildeydi. Ama F Tipine götürüldükten sonra yoldaşlarımız ben de dâhil ölüm orucu eylemlerine başladık.
Nitekim Ümraniye Cezaevi’ndeki direnişimiz 4 gün 4 gece sürdü. Kimimiz silahlarla, bombalarla, askerin birebir saldırısı ile öldürüldü, yaralandı. Çünkü öncesinde saldırının tümü devlet tarafından planlanmıştı. Cezaevlerinin tüm planları, imarı üzerine çalışıldığı anlaşılıyordu. Saldırıyı nereden yapacaklarını bile planlamışlardı. Koğuşların direnme potansiyeli bile hesaplanmıştı.
Hepimizi katletmeye gelmişlerdi
Düşman direkt direnişin olduğu cephelere saldırdı. Bizim koğuş cezaevinin sol tarafındaydı. D-3 ve D-4 koğuşlarında kalıyorduk. O noktaya askerin ya tavandan gelmesi gerekiyordu ya da içeriye girip diğer koğuşlara saldırarak gelebilirdi. Ve nitekim çatılardan gelmeye başladılar. Helikopterlerle çatılara asker indiriliyor, çatılar deliniyor ve oradan gaz bombaları içeri atılıyordu. Ve biz dedik ki ön cepheyi tutalım. Lav silahlarıyla ön taraftan saldırmaya başladılar. Dört gün boyunca yaşamımız pahasına bir direniş sergilendi. Robocop denilen özel timlerle ki bunlar sıradan asker değildi ve kullandıkları silahlar kapalı mekânlarda etkisi fazla olan silahlardı. O saldırılarda özel silahlar kullanıldı. Kadın arkadaşlarımızın saçları yandı içeri atılan özel kimyasal içerikli gaz bombalarıyla. Düşünün ki yanıyorsunuz, vücudunuz paramparça oluyor ama ölmüyorsunuz. İdeolojik ve siyasi olarak tanımladığın devlet anlamını buluyor, yazılmış, analiz edilmiş düşman artık pratikte karşımızdaydı. O an dedim ki, “Evet tanımladığım düşman gerçekmiş ve karşımda. Ben de devrimciysem, bir sosyalist, bir yurtseversem ben de bunun karşısında direnmek zorundayım.” Yani düşman düşmanlığını yapıyordu. Ölüm oruçlarını bitirmeye gelmediklerini biliyorduk, hepimizi katletmeye gelmişlerdi.
Katletmediklerini de öyle bir hale getirmeyi planladılar ki, hayatta kalanları yaşayan ölülere dönüştürdüler. Nitekim biz F Tiplerine sevk edildiğimizde ölüm orucundakilere zorla müdahaleler gündeme gelmeye başladı. Bir eylemci müdahaleyi kabul etmediğinde eylemcinin şuurunu kaybetmesi beklenip, saldırı gerçekleşmişti. Ama yapılan müdahale tutsakları hayata döndürmek için değildi. Sakat bırakmak içindi. Bu müdahalelerle kalıcı denge sorunları, kalıcı organ yetmezliği gibi sorunlara yol açılarak, eylemcinin kalan yaşamında sorunlu şekilde yaşaması sağlanıyordu. O süreci yaşayan tutsakların çok azı şu an aktif çalışmalar yürütebiliyor. Çoğu birilerinin yardımıyla ancak yaşamlarına devam ediyor durumdalar. Çoğu insanda kalıcı sağlık sorunları var. Ben de yaralandım. Nasıl yaralandığımı hatırlamıyorum. Ben F Tipine götürüldükten sonra tecridi protesto amacıyla ölüm orucuna başladım.
Teslim olmamak için direndik
F Tipine götürüldükten sonraki süreç ile birlikte ölüm orucu eylemim 152 gün sürdü. Dolayısıyla hatırlamakta çeşitli zorluklar yaşıyorum. Üzerimdeki kalıcı hasar bu oldu. Aldığımız B1 ve B6 vitaminleri vardı. F Tipindeki süreçte ölüm orucuna girdik ve eylemimizin 20. gününde bu vitaminlerin alımı tutsaklar tarafından durduruldu. Süreci hızlandırmak için bu karar alındı. Yani devleti pazarlık masasına oturtmak içindi. Bu kararı şimdi eksiklik olarak yorumlayacak insanlar olabilir. Ama elimizdeki tek direnme aracı buydu. Ama devlet kararından geri adım atmadı.
Hepimiz ölümü artık göze almıştık. Oysa faşizm buydu. Karakteri buydu. Bu saldırılar sadece biz tutsaklara yönelik değildi. Ailelere de bir saldırı yapıldı. Psikolojik olarak tanımlayabileceğimiz bu saldırılarla, ailelerin çocukları üzerinde baskı yapması hesaplanıyordu. Aileler aracılığıyla eylemi kırmaya yönelik girişimlerde bulunuluyordu. Aile içerisindeki sevgi, saygı kullanılarak, eylemin hedefi olan siyasi tutum silikleştirilmeye çalışılıyordu. Bir kişi bu eyleme girme kararı vermişse, bütün bu süreçleri hesaplayarak giriyor. Yani işin psikolojik dirayetine sahip olarak giriyor. Süreç içerisindeki fiziki baskıya kendini hazırlayarak giriyor. Ayrıca dışarıdaki kamuoyunda da sürece yönelik bir hassasiyet gelişmedi. Hem açlık grevlerinin hem de ölüm oruçlarının aynı anda sürdürülmesi ve bu eylemlere katılan grupların farklı zamanlarda eylem kararı alması da bir sorun oluşturuyordu. Bütün bunlar bizim için olumsuz denilebilecek durumlardı. Şunu belirtmem gerekiyor elbette ki. Olumsuz olarak belirlediğim bu maddeler ortadan kalksa bile, devlet bu katliam girişimde yine bulunacaktı. Ama biz bu süreçte teslim olmayarak, devrimci kimlik ve devrimci sorumluluğumuzla direndik.
Faşizm taban oluşturdu kendisine
O güne kıyasla devletin karakteri değişti. O zamanlarda devlet, asker ve polisiyle ben faşist bir devletim diyordu. Devrimcilere, yurtseverlere saldırıyordu. Ama bugünkü kadar gaddar, faşizmi bu kadar benimseyen bir toplum dinamiğine sahip değildi. Faşizm günümüzde daha fazla kurumsallaştı. Bir toplumsal taban oluşturdu kendisine. Bu toplumsal taban faşist iktidarın yedek gücü haline dönüştü. O askeri, faşist, Kemalist diktatoryal devlet yapılanması bugün, onu da içerisine katarak her hücrede kendini yeniledi ve kurumsallaştı. O günkü devletin faşist karakterinin içerisinde kemalizm ve kendince sol gibi görünen sosyal demokrasi vardı. Ama şimdi İslam sosuna batırılmış bir faşizm gerçekliği var. O zaman kitlesel desteğini sol gibi görünerek oluşturuyordu, şimdi ise toplumsal dinamiğini “İslamcı” görünerek oluşturuyor.
Kamuoyu desteği oluşmalı
Devletin karakteri ortada. Dolayısıyla Strasbourg’da ve diğer yerlerde devam eden açlık grevlerine destek verilmeli, daha fazla kamuoyu oluşturulmalı. Bu temelde eylemi, siyasal iradeyi ve de iktidarı uluslararası alanda teşhir ederek daha fazla zorlayabilecek bir niteliğe taşımalıyız. Bir yerde bir direniş varsa, bir yerde düşmana karşı bir kalkışma varsa, devrimciyim diyen bir insanın buna kayıtsız kalması zaten etik değildir.