Yaşımız biraz ilerleyip 30’lu-40’lı ve 50’li yaşlara merdiven dayayınca hepimize zaman zaman takılır ölümün hissiyatı. Hiç çözülmeyen, anlaşılmayan bir muamma gibi; bazen korkar, irkiliriz bazen ise tuhaf bir duyguya kapılırız. Anlatsan anlatılmaz…
Ölüm, birçok şiirin, birçok öykünün ve birçok düşüncenin ana teması, çıkış noktasıdır. Hatta bir resmin konusu, bir müziğin melodisi olur. Herkes bir şeyler söyler, farklı anlamlar yükler. Sonuçta ise yine hep elde kalır ölüm.
Ölümü böyle düşler ve okurken adeta beyinlerimizde toplumsal bir mahkumiyeti inşa ederiz. Ölümden korkar ve bu korkuyla yaşamı sürdürürüz. Yani bize sunulan yaşamı sadece soluruz. Oysaki her gün ölmüyor muyuz? Farkında olalım ya da olmayalım; yok mu böyle bir gerçeklik?
Ölüm dediğin sadece biyolojik bir yok oluş mu, yoksa tıptaki “ex” hali midir? Hayır, sadece bu olamaz. Yaşam sadece nefes alıp vermek değilse, ölüm de nefesin sadece durması olamaz. Eğer yaşama anlam biçiyorsak, ölüm de bu kadar basit olamaz. Eğer yaşam, bu kadar zor ve zahmetliyse; ölüm de bu kadar kolay olamaz. Her gün ince ince hissettirilmeyen bir ölümü yaşıyoruz. Asıl ölüm, bu olsa gerek.
“Yaşamak milyonlarca olasılık içerisinden sıyrılarak canlı olabilme şansına ulaşabilmek; acılar, zorlukları olduğu kadar güzel ve anlam yüklüdür.” Bizler anlamlı her anı yaşam olarak niteliyorsak; ‘hakikat aşktır, aşk da özgür yaşamdır’ diyorsak; ölüm de bu anlamın bittiği noktadır. Bir anlamsızlık halidir. Anlamsız yaşayanlar rüzgarda savrulan bir virüs gibidir. Öldüğümüz an, anlam arayışından koptuğumuz andır.
Bilge, “Ey zaman ya sana özgürlüğü sıkıştırarak yaşayacak ya da seni hiç yaşanmış saymayacağım” der. Eğer bizler oluşumun gerçekleştiği zaman anlamı yerleştirebiliyorsak, bilin ki özgürlüğün kıyısındayız. Lakin bu zaman içerisinde ve bütününde anlamdan kopup, liberalizmin kof bireyciliğini, sistemin köhnemiş kişiliğini yaşıdır… Ölüm, uygarlığın bir süreksizliği gibidir; yaratmış olduğu yapay bir duygu misalidir.
Eğer onun yaratmış olduğu ölüme takılmışsak, bir defa kaderciliği, kabullenmeyi kişiliğimize yedirmişsek, kendimizi toplumsal yaşamdan kopararak bireyciliği yaşıyoruz bir anlamda. Yaşamı doğru tanımlamak, bilmek; ancak anlamın derinliğine ulaşmakla mümkündür. Yaşam, hakikatle, anlamla buluşuyorsa sürdürülmelidir. Bundan gayrı her yaşam, ölüme bir nefestir.
Felsefeden teolojiye kadar her bilim, ölümü açıklayıp durur. Belki ölüme güzel dizeler düzebilirsiniz; lakin her gün ölümü dayatan krallara, karunlara sessizseniz zaten ölmüşsünüzdür; çünkü sizi siz yapan anlamdan çoktan kopmuşsunuz demektir.
“Şehid Namirin” diyoruz. Bunu söylerken vurgumuz, bahsettiğimiz bu anlam ve bu anlama erişmedir. Çünkü anlamla buluşanlar ölmezler. Ölüme tilili çekenler; yaşamı uğruna ölecek kadar sevenler; anlamdan yoksun yaşamı, alçakça bir yaşam olarak görenler ölümü değil, yaşamı yaşarlar. Bu yüzden şehitlerimiz anlamın ve hakikatin buluştuğu, yaşandığı doruk noktadırlar.

Kalkandere Cezaevi