Önceki hafta Yılmaz Güney Film Festivali’ndeydim. Batman’da ikincisi düzenlenen festival birçok yanıyla analize değerdi.
Öncelikle, Kürt sinemasal eserlerin halkla buluşması noktasında bulunmaz bir fırsattı. Binbir emekle yapılan Kürt filmlerinin bilinen sebeplerle diğer festivallerde gösterilmeyişi ve Kürt kültür ve sanatına yapılan sistematik sansür, bu festivali daha da önemli kılıyor.  Son günlerde Kürdevari her eser, her şahıs, her düşünce gibi Kürtlük kokan bu festival de baskılardan nasibini aldı. Festival süresince organizasyonu sağlayan Batman Belediyesi’ne yapılan operasyonda onlarca belediye çalışanı gözaltına alındı. Hemen sonrasında arkadaşımız Aydın Orak’ın ‘Berivan’ belgeseli valilik kararıyla yasaklandı. Kürt siyasetçi, avukat ve gazetecilerine operasyon düzenleyen zihniyet, Kürt film festivalini gölgelemek için de işbaşındaydı. Öyle görünüyor ki, bu festivalde hiçbir zaman olmadığı kadar büyük bir katılımla bir araya gelen Kürt sinemacılardan açığa çıkan enerji bastırılmak istedi. Bütün kısıtlamalar ve baskılara rağmen festival her yanıyla coşkulu geçti.
İlk defa, Türkiye Kürt sinema camiasının oyuncu, yönetmen ve teknik kadrolarıyla bir arada olma ve nihayet kendi sorunlarımızı tartışma fırsatımız oldu.
Bugüne kadar Türkiye’de çekilen birçok Kürt filminin Türkçe çekilmesi, kültürel asimilasyona karşı ciddi bir duruş sergileyememesinin kimlik bunalımına yol açtığına da dikkat çekmek isterim. İkincisi olmasına rağmen, sinemacısı, organizatörü ve halkıyla sergilenen coşku bir kez daha gösterdi ki; Kürtler sinema sanatına aç. Biz sinemacılara düşen de, bu film festivallerinin içini dolduran ve ismine layık Kürt filmleri çekmek olmalıdır. Festivalin bir Kürt film festivali adıyla yola çıkması, Kürt sinemacılarını olduğu kadar festivali düzenleyen kurumları da bu konuda hassas davranmayı gerekli kılıyor.
Bu konuda organizatörleri eleştirmeden önce, Kürt sinemacılardan başlamanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. Yeterince Kürtçe çekilmiş film olmuş olsaydı, yapılan panel ve söyleşiler de doğal olarak Kürtçe olacaktı. Kuzey Kürdistan’da özellikle doğum sürecinde olan Kürt sinemasının temelleri atılırken unutulmamalıdır ki, dil faktörü bu sektöre bağlı oluşacak eleştirmenlik, post prodüksiyon, dağıtımcılık ve diğer yan kuruluşlar için de  temel teşkil etmektedir.
Diğer göze çarpan bir nokta ise, festivale katılan film ekipleriyle gösterim sonrası kısa bir söyleşinin olmayışıydı. Her festivalde, genelde izleyici ve film ekibi arasında yapılan söyleşi bu geleneğin bir parçası olup izleyiciye de kendisini ifade fırsatı sunar.
Sinemada olduğu gibi, festival organizasyonlarında da yeniyiz tabii. İzlediğimiz filmlerde artık Kürtlerin sinemayı yavaş yavaş sevmeye başladığını ve bu alanda daha iyi filmler yapma isteğini gösterdi açıkçası. İşlenen tema, doğal olarak yaşadığımız travmatik süreçlerle alâkâlıydı. Özellikle ‘Kara Vagon’ belgeseli tahammülü zor bir filmdi benim için. Dêrsim katliamına birebir katılmış askerlerden alınan röportajlar fikir olarak belgesel damgasını vururken, Ahmet Soner’in deyimiyle resmi tarihi boşa çıkarıyordu. 
Festival’in artılarına gelince; ilk Kürt Film Festivali olması başlıbaşına bir artdır bence. Gelen misafirlerin konaklama ve barınma ihtiyaçlarının kültürümüze layık bir şekilde yerine getirilmesi, insanı kendi evinde hissettiriyordu. Hasankeyf’te ki toplu kahvaltı ve tarihi güzellikler içindeki büyülü yolculuk renk kattı. Ve ödül törenine gelince nefesler tutuldu. Jüri sırasıyla ödül alan arkadaşları açıklarken her sahneye çıkan arkadaşımızın yüzündeki masumane ve barış dolu mesaj, Batman halkının alkışları arasında bir şenliğe dönüşüyordu. Evdalê Zeynikê filmim, ilk defa Türkiye’de gösterildi. Film sonrası kopan alkışlardan etkilenmemek elde değildi. En iyi belgesel ödülü ‘Halabja-Halepçe’ filmi ile Ekrem Heydo, Kürtçe kısa film kategorisinde ‘Pera Berhange’ filmi ile Arin İnan Arslan, En iyi Kürtçe kısa film öykü kategorisinde ‘Kapsul’ adlı öyküsü ile Yakup Tekintağaç, aldı. Belgesel film kategorisinde izleyici ödülünü filmimiz ‘Evdalê Zeynikê’ alırken, Kürtçe kısa film kategorisinde izleyici ödülünü ise Orhan İnce’nin ‘Ali Ata Bak’ filmi aldı. Evdalê Zeynikê filmine verilen seyirci ödülü, ‘artık savaşın değil barışın filmini çekmek istiyoruz’ mesajıyla umarım yerini buldu.
Üzücü olan, filmi festivalden çekilen ve festivali organize edenlere yapılan operasyonlara rağmen, sanatsal yanıyla ve açığa çıkardığı enerjiyle festivalin yeterince medyada yer bulmayışıydı. Zira yapılan baskılar bu enerjiyi söndürmeye yönelikti. Kürt medyası, bu tür festivalleri özendirecek düzeyde önemle ele almalı, hatta savaşı dayatan zihniyetlere bu tür haberlerle cevap vermeli diye düşünüyorum. Bize savaşa endeksli yaşamı dayatanların, sanatsal ve diğer bütün insani algıları körelmiştir. Yaşamdan kopmamak için sanat ‘olmazsa olmazdır.’
Festivalin sonunda  filmlerimize ve halkımıza yapılan baskılar ve Hasankeyf’te yapılmak istenen baraja karşı ortak bir basın bildirisi okuduk. Ahmet Soner, Necmetin Çobanoğlu, Kazım Öz, Nazmi Kırık, Yüksel Yavuz, Entel Köy Efeköye Karşı filminin yönetmeni Yüksel Aksu’nun da aralarında bulunduğu birçok duyarlı sinemacıyla beraber hep bir ağızdan ‘Sinemaya, suya ve siyasete baraj istemiyoruz’u haykırdık. Kürtlerin ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Masum Süer’in birbirinden güzel fotoğraflaryıla ölümsüzleşen festival, kültür ve sanat denince ‘Diyarbakır akla gelir’ geleneğini kıracağa benziyor. Umuyorum Kürt sinemacılar, şimdiden çekecekleri filmlerle gelecek yıl, bu festivali ismine yaraşır bir şenliğe dönüştürürler. 

BÜLENT GÜNDÜZ