“Kuşatma altında halay çeken kadınları yenemezsiniz” diyorlar ya hani, doğru söylüyorlar.
Kuşatma altında halay çektiren türküyü yenemezsiniz! Çünkü bu kadınlara binlerce yıldır bu türküyü aralıksız taşıyan rüzgarı yenemediniz! Bu rüzgar durmadan konuşur Kürt kadınlarıyla… Birbirinden güzel direniş destanları taşır yüreklerine. Efsane olanları, efsane yazanları, efsane yazdıranları bırakır yürek tellerine, sabahın serininde, öğlenin kızgın güneşinde ve gecenin zifiri karanlığında! Sema Yüce’nin bilgeliğini fısıldar kulaklarına: “Kürt kadınları küllerinden yeniden doğuyor…”
Kürt kadınları, tarihin tanık olduğu en direngen damarlardan biriyle atıyor yaşamın bağrında. Yaşamı aşkla, tutkuyla, adalet, sevgi ve barışla olduğu kadar gerektiğinde savaşla yaratan, küllerinden yeniden doğma sanatını keşfeden tanrıça kültüründen geliyorlar. Köklerini biliyorlar, ayaklarını sağlam toprağa basıyorlar. Anayurtlarına!
Kürt kadınları, bu direngen damarı sürekli besleyen savaşçı bir geleneğin kızları! Savuşga’nın, Anahita’nın yaşayan ruhları. Onlar toprakları İran devletinin işgaline uğradığında “Baba ve kardeşlerini sevenler, erkek elbisesi giyerek savaş alanına gelsinler. İranlıların eline esir düşmek isteyenler kalsınlar” diye seslenip 500 atlı kadını örgütleyen, İran ordusunun karargahına baskın yapıp bozguna uğratan Hatu Şahnaz’ın torunları. Onlar “Beni öldürün, ama şu gerçeği bilin ki, binlerce Kürt vardır ölüm uykusundan uyanmış, ben Kürdistan özgürlüğü uğruna canımı feda ettiğim için mutluyum ve başım dik” diyerek idam sehpasına giden Leyla Qasım’ın, Neriman Fuad’ın yoldaşları. İşkenceye, gözlerinin oyulmasına ve idam sehpasına götürülüşüne büyük bir direnişle cevap veren Keçê Neğedeyî’nin, yaşama bıraktığı son nefesi içine çeken kızlar! Direniş cephesinde analığı “Bu benim tosunumdur, buna ben bugün için süt verdim. Eğer Kürdistan davası uğruna bu suretle ölümünü görmeseydim, sütümü kendisine haram ederdim” tavrıyla yaşayan Gülinaz Ana’nın kız kardeşleri. Ordusunu yendiği İran Şah’ının evlenme teklifini bilgece bir cevapla ret eden ve ömrünün sonuna kadar Tahran cezaevinde onurluca direnen Qadem Xêr’in ardılları. Topraklarına yağan zulme karşı direnen Zarife’nin, Bese’nin uçurum çiçeklerine bıraktıkları haykırışı. Geliya Zilan’da, Dersim’de uçurumlardan atılan, ateşlerde yakılan, süngülerle, taşlarla parçalanan, binlerce masum çocuğun, gencin şah damarı kadar güçlü atan ah’ı! Dağlarda mücadele ederken toprağı avuçlayarak, yıldızlara bakarak şehit düşen kızlarının ve oğullarının rüzgara bıraktıkları vasiyetlerini kulaklarına küpe eden kadınlar. “Hayatı kendim için yaşamıyorum. Ve korkmuyorum hiçbir şeyden. Başıma gelecekleri de biliyorum. Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü...” diyen Yılmaz Güney’in anneleri.
Kısacık bir özet olan bu anlatımım, umarım bir propaganda olarak değil bir sosyolojik gerçeklik olarak okunur. Bugün kuşatma altında her gün vurulan çocukların, kadınların doğru anlaşılması onların sosyolojik öykülerini bilmeye bağlı. İnsanlar topraklarını bırakıp gitmeyi seçmiyor, barışı olduğu kadar savaşmayı, mücadele etmeyi ölümüne savunuyorlarsa, çocuklarının cenazelerine sarılıp direniş diye haykırıyorlarsa bunun sosyolojisini anlamak zorundayız.
Bu kaba bir direniş sosyolojisi değil sadece. Bu yaşam diyalektiğinde akan bir toplumsallığın, sosyalitenin sosyolojisi. Bir ot bile kökleri olmadan yeşeremiyorsa, toplumsal direnişler de köksüz-tarihsiz olamaz. Tıpkı birinci doğada olduğu gibi ikinci doğada da yani toplumsal doğada da hiçbir enerji kaybolmuyor. Hiçbir emek boşa gitmiyor. İlla evrenin sonsuz döngüsüne katılıyor. Bu bilgeliği taşıdığı için Kürt kadınları bugün direnişin öncülüğünü yapıyor.
Bu sosyolojiyi çözmek için yola çıkan Dicle Koğacıoğlu’nun anısına saygı gereği de bunu yapmak durumundayız. Dicle Koğacıoğlu sosyolojik araştırmalar yaparken tanıştığı Kürt trajedisi yüreğine işledi. Yaşamı, ruhuna bir yük haline geldi ve sonunda ölümü seçti. Bıraktığı mektubundaki sözlerini de toplumsal doğanın sonsuz akışı taşır, Kürt kadınlarının yüreğine. Dicle’nin yüreğini acıtan acıyı taşıyabilme bilgeliğini yaratan Kürt kadınları, bu mesajı küpe eder kulağına, atlamaz, görmezden gelmez ve asla unutmaz. Uğruna mücadele ettiği özgür toplum inşasının sağlam köşe taşlarından biri olarak yerleştirir, toplumsal hafızasına.
Savaşın göbeğinde, yaşam bilimini, kadın bilimini Dicle’nin ve onun gibi duyarlı vicdanların anısına da geliştiren Kürt kadınları bu kez tarih sahnesinde yalnız olmak istemiyorlar. Son kırk yıllık özgürlük mücadelesine akan Mizgin, Deniz Türkmenlerin, Rojbin Arapların, Çerkez Helinlerin, Alman Ronahilerin annelerini, kız kardeşlerini, tüm ardıllarını yanında görmek stiyor. Aşkı, özgürlüğü ve direnişi; türkülerde, yazılarda, sanatta olduğu kadar politikada da görmek istiyor. Çünkü Kürt kadınları aşkın, özgürlüğün, adaletin, sevginin ve barışın mücadelesini verdiği kadar artık hepsinin sosyolojisini de yapıyor. Kendisini, toplumunu, tarihini sosyolojik olarak çözümleyebildiği kadar birlikte yaşadığı toplumları, halkları ve kadınları da sosyolojik olarak görüyor, adlandırabiliyor. Kapitalist modernitenin oryantalist gözlükleri ile Kürt ve Ortadoğulu kadınları okuyanların göremeyeceği kadar bilgeler. Yaşamın ortasından konuşuyorlar. Onlar ne 11 yaşındaki çocukları, ne çocuklu anneleri ölsün istiyorlar ne de gencecik bir sosyolog acının şiddetiyle boğaz köprüsünden intihar etsin istiyorlar. Onlar acıyı eylem eyleyen kadınlar olma mücadelesini büyütmek istiyorlar. Eylemle, direnişle, şiirle, sözle, sanatla, politikayla, örgütlenmeyle olsun fark etmez; direniş cephesini genişletip sağlamlaştıracak olanın çocuklarımızın rüzgâra emanet ettiği türküleri duymak olduğuna inanıyorlar. Bu inanç yalnızlaştırılmayı hak etmeyecek kadar yaşama, kardeşliğe, dostluğa, barış ve adalete açık tutuyor kapılarını. Yeter ki bu kapıları bulma ve geçme cesaretini yaratalım kendimizde…