Türk devleti 90 yıldır Kürtlere karşı bir özel savaş ve psikolojik savaş yürütüyor. Bunu yaparken demagojik dili de bir yöntem olarak kullanıyor. Bunu 56. Günlere ulaşan süresiz açlık grevlerine yaklaşımda da gördük. Bir taraftan açlık grevleri şantajdır diyor, diğer taraftan bir şeyler yapacaktık, açlık grevleri bozdu deniliyor. Açlık grevleri aleyhinde kampanya yaratıp kötüleyerek zorla bastırma hazırlıkları yaptıkları da söyleniyor.
Şu açıktır ki, şantaj yapan da, olumlu gelişmeler için zemin oluştuğunda bunu sabote eden de kendileridir. Zaten AKP ve başbakan kendi kötü özelliklerini hep başkalarına mal ederek dikkatleri kendi üzerinden uzaklaştırma yöntemi izliyor. Kendisi taşerondur başkasına taşerondur, diyor. Kendisi şantajcıdır başkasına şantajcıdır, diyor. Kendisi olumlu şeylere hep çomak sokuyor başkası bozdu, diyor. Kendisi en kötü üslupla ortamı sürekli geriyor ama başkalarını ortamı germekle suçluyor.
AKP sadece iç politikada değil, uluslararası alanda da şantajı bir politik yöntem haline getirmiştir. Herhalde dünyada dış politikada şantaj yöntemini AKP kadar kullanan yoktur. İçeride de öyle. Şantajcı Tayyip, şantajcı AKP Hükümeti denilse cuk diye yerine oturur.
Açlık grevcileri şantaj yapmıyor; aksine AKP’nin şantajcı politikasına karşı direniş ortaya koyuyorlar. Kürt Halk Önderi üzerinde uygulanan tecrit, rehin tutma, tehdit ve şantaj politikasıdır. Bununla Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt Halk Önderine geri adım attırmak istiyorlar. Başka güçler üzerinde böyle sonuç almışlar. PKK ve Kürt Halk Önderi üzerinde de böyle sonuç alacaklarını sanmışlardır. Yine binlerce siyasetçiyi tutuklayarak rehin haline getirmişlerdir. Bununla Kürt demokratik siyasetine ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne şantaj yapmaktadırlar. Ancak bu defa şantaj politikaları amiyane deyimle kayaya toslamıştır. Bu şantaj politikasına karşı Kürt Halk Önderi de, Kürt siyasetçileri de direnişle karşılık vermişlerdir. Şantaj politikası ters tepmiştir. Kendi kendisini vurur hale gelmiştir. Bu nedenle başbakan öfkelenmekte, sağa sola tehditler savurmaktadır. Şantaj politikasında ne kadar kararlı olduğunu göstererek kendine göre Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne diz çöktürecek! Başbakan ve AKP Hükümeti’nin yanılgısı bu önderliği ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tanımamasıdır. Ancak bilmelidirler ki bu hareket karşısında ne padişahlar ne sultanlar geçmiştir.
Başbakan bir taraftan tehdit ve şantaj politikası uyguluyor, diğer taraftan toplumu aldatmak ve oyalamak için başkalarını konuşturmaktadır. Son zamanlarda Adalet Bakanının böyle kullanıldığı; en son Beşir Atalay’ın da bu minvalde konuşturulduğu açıktır. Neymiş?! İyi bir şeyler olacakmış ama açlık grevleri bozmuş! İşte ucuz politika, basitlik ve toplumu ahmak yerine koyma buna denir.
Kürt sorunu söz konusu olduğunda hiç kimse hiçbir şeyi bozmuyor. Kuşkusuz Kürt sorununun çözümünü istemeyen şovenist ve kültürel soykırımcı çevreler var. Ancak iyi şeylerin olmamasının esas nedeni, Türk devletinin –şimdi dönemsel devlet olan AKP’nin- Kürtleri kültürel soykırıma uğratma ve Türkleştirme politikasından vazgeçmemesidir. Politika bu olunca iyi şeyler de olmuyor. Bu politika sürekli kandırma, aldatma ve oyalamaya başvuruyor. Kültürel soykırımcı politikada sıkışma yaşandıkça yeni manevralar yapıyor ve ömrünü uzatmaya çalışıyor. AKP’nin de izlediği yol budur. Bu nedenle Kürt sorunu çözülmüyor. Ancak toplumda çözüm eğilimi gelişince hükümet kendisini baskıda görünce hemen bu politikayı rötuşlayan bazı şeyler yaparak mevcudu özde sürdürüyor. Bu açıdan bakıldığında Türk devletinin ve AKP’nin izlediği politika ve attığı adımlar daha anlaşılır hale geliyor. AKP Hükümeti başkalarını aldatabilir, ama Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi’ni aldatamaz. Çünkü bu önderlik ve bu hareket AKP’nin ve onun liderinin tüm şifrelerini çözmüştür. Zaten başbakan bu nedenle bu önderliğe ve bu harekete çok öfkelidir. Her ağzını açtığında kin ve kan kusması da bu nedenledir.
Türkiye’de Kürt Halk Önderinin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Kürt demokratik hareketinin olumlu, sorumlu ve makul yaklaşımları sonucu Kürt sorununun demokratik çözümü için zemin ortaya çıkmıştır. Ancak her defasında Türk devletinin çözüm politikası olmadığı için ya sabote edilmiş ya da oyalama politikası nedeniyle boşa çıkarılmıştır.
Çözüm için en önemli zemin 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesi ortaya çıkmıştır. Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’nin yönetimine yönelik 5 Aralık 2008 tarihindeki bir imha girişimine rağmen Kürt Özgürlük Hareketi demokratik siyasi çözüm yaklaşımı ve ısrarından vazgeçmemiştir. 29 Mart seçimleri öncesi ateşkes kararı da alınmış, buna ordu, polis ve diğer devlet yetkilileri de uymuştur. Herhalde TRT 6 ve Kürt diliyle ilgili bazı üniversitelerde bölüm açma girişimleri ve işbirlikçi Kürtlerden alınan destekle bu seçimlerde başarılı çıkacaklarını hesaplamışlardır.
29 Mart seçimleri öncesi yumuşak ortam ve 29 Mart seçimlerinde Kürt demokratik hareketinin başarısı Kürt sorununda demokratik çözüm umutlarını arttırmıştır. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi 13 Nisan’da bu durumu gözeterek resmi olarak tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Böylece çözüm için zemini olgunlaştırmak istemiştir. Buna bir gün sonra verilen cevap ne olmuştur? Belediye başkanları dahil yüzlerce demokratik siyasetçiyi zindana atmak olmuştur. İyi şeyler olacaktı, ama sabote edildi denecekse bundan daha iyi ve çarpıcı örnek verilebilir mi? Bu kadar iyi ve ortamı yumuşatan gelişmeye neden böyle bir karşılık verilmiştir? İşte her türlü sorunun cevabı bu tutumda gizlidir.
Devletin ve AKP’nin bir çözüm politikası yoktur. Aldatma, beklenti yaratma ve oyalamayla kültürel soykırımcı sistemi güncelleştirme temel amaçtır. Bundan başka bir şey düşünülmüyor. 29 Mart’ta ortaya çıkan bu tabloya, bu halk gerçekliğine öngördükleri program ve planı kabul ettirtemeyeceklerini anlayınca 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonlarını başlatmışlardır.
Buna rağmen Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi demokratik çözümde ısrar etmiştir. Bu doğrultuda hükümeti sıkıştıracak yaklaşımlar ortaya koymuştur. Kürt Halk Önderi makul çözüm önerisini projelendirmek için yol haritası sunmuştur. Bu yol haritası iki yıl verilmemiştir. Çünkü bu yol haritası bir çözümü ifade ediyordu; AKP’nin oyalama politikalarını ve kültürel soykırımını güncelleştirmeyi kabul etmiyordu. Kürt Halk Önderi hükümeti zorlamak için üçüncü barış grubunu gönderme projesini devreye koydu. Bir kısım kadro ve Maxmur’da yaşayan yurtseverler Türkiye’ye gönderildi. Kuşkusuz halk bir çözüm umudu olarak bu grubu coşkuyla karşıladı. Bu coşku karşısında bu girişim de boşa çıkarıldı. Çünkü onlar bunu bir teslim olma olarak düşünüyorlardı. 29 Mart 2009 seçim başarısına gösterilen tepki, bu barış grubunun coşkuyla karşılanmasına da gösterildi. Böyle bir halk gerçekliğine kendi program ve planlarını kabul ettiremeyeceklerini gördükleri için Aralık 2009’da ikinci siyasi soykırım dalgasını başlattılar.
29 Mart seçimleri sonrası ve Habur sonrası yapılan siyasi soykırımların amacı da Kürt demokratik siyasetini dağıtıp halkı örgütsüz kılarak kendi politikalarını kabul edecek bir toplumsal ruh hali yaratmayı hedefliyordu. Siyasi soykırım saldırılarının hedefini tamamen böyle görmek gerekir. Tüm bu yaklaşımlar AKP’nin bir çözüm politikası olmadığını gözler önüne sermiştir. Bu da giderek gerilimi arttırmıştır.
Bu gerilimli süreçte AKP anayasa referandumu yapacaktı. Bu referandumu geçirmek için Kürt Halk Önderine gidilmiş, yeniden tek taraflı eylemsizlik sağlanmıştı. Bu süreçte verilen sözler de yerine getirilmedi. Ama buna rağmen 12 Haziran 2011 seçim süreci siyasi ortamın yumuşak olması için eylemsizliğin devam etmesi istenmişti. Saldırılar dışında seçimin böyle bir eylemsizlik içinde geçmesi söz konusu oldu. Kürt Halk Önderi seçim sonrası mutlaka bazı adımlar atılmasını istemiş; meclisin devreye girmesi çağrısını yapmıştı. Ancak AKP ve başbakan seçimde yüzde elli civarında oy alınca Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi’nin çağrılarına kulak tıkamış; oyalama, aldatma ve beklenti yaratarak siyasi soykırım sistemini yeni koşullarda kabul ettirmeye çalışan politikasını sürdürmek istemiştir.
Kürt Özgürlük Hareketi bunu kabul etmemiş; kendi çözüm projesi olarak Demokratik Özerklik’i ilan edip inşa etme çabası içine girmiştir. Buna, çözüm yolunda adım atarak cevap verme yerine imha politikası ve saldırılarıyla cevap verilmiştir. Kürt Halk Önderi ve Kürt hareketinin iyi niyetli, sorumlu ve makul yaklaşımlarına kötü niyetli yaklaşılmış; imha dayatılmıştır.
Cezaevindeki açlık grevleri de dayatılan bu politikaya karşı Kürt sorununun çözümü doğrultusunda hükümete adım attırma girişimidir. Dolayısıyla bu açlık grevleri bir çözüm adımını sabote etme değil, çözüme yanaşmayan ve Türkiye halklarını büyük tehlikelerle karşı karşıya getiren kötü politikalara yaşamlarını ortaya koyarak dur deme olarak görülmelidir.
Bülent Arınç iki talep kabul edilmiş sayılır diye toplumu aldatmaya çalışıyor. Böyle bir gerçek yoktur. Aksine Kürt Halk Önderine yönelik rehin tutma, şantaj ve tehdit politikasını daha sert biçimde sürdüreceklerini ilan etmişlerdir. Savunma hakkı konusunda da yine bir aldatma içindeler. Bu konuda bazı yumuşamalar yaparak iç ve dış kamuoyundaki tepkileri azaltmayı düşünmektedirler. AKP Hükümeti her defasında denediği bu tür manevraları bırakıp Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi olmalı ve bunun ilk adımı olarak da açlık grevcilerinin üç talebini kabul ettiğini açıklamalıdır.
Yaşamlarını ortaya koyarak demokratik çözümü dayatmak