12 Eylül tarihinden bu yana açlık grevine giren Kürt tutsaklar iki talebin gerçekleşmesi için bedenlerini ölüme yatırmış durumdalar.
Birinci talep: Kürt dili üzerindeki yasağın kaldırılması ve bu dilin yaşamın tüm alanlarında, eğitim ve öğrenim kurumlarıyla mahkemeler de dahil kullanılması.
İkinci talep: PKK lideri Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması, Kürt sorununun çözümü konusunda rolünü oynaması için elverişli şartların yaratılması.
Birinci talepten başlayalım. Milyonlarca, hatta onmilyonlarca bir kitlenin kullandığı bir dil üzerindeki yasağı 2012 yılında sürdürmek insanlık suçudur. Zoraki bir asimilasyonla gerçekleştirilmeye çalışılan bir eritme, yok etme ve nihayetinde jenosidtir. Bu uygulama ırkçılığın danıskası, doruk noktasıdır. Bedenlerini açlığa yatırarak bu hakkın elde edilmesi için gün be gün, saat ve saat eriyen ve ölümün eşiğine gelen tutsakların bu talebi gerçekleştiğinde yararlanacaklar sadece kendileri ve yakın çevreleri mi olacak? Yoksa bu dili kullanan, konuşan tüm insanlar mı?
AKP’ye, CHP’ye oy veren, bu partilerin farklı kademelerinde görevler üstlenen Kürtlerin böyle bir talebi yok mu? Evde, dört duvar arasında kullandıkları bu dilin okulda, hastahanede, karakol ve mahkemelerde, çarşı ve pazarda kullanılmasını istemiyorlar mı?
Bu dil, bugün değilse yarın hak ettiği statüye, konuma kavuşacaktır. Bunu engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu hakkın, bu dilin tarih sahnesinde hak ettiği konuma kavuşmasını engellemeye ise, kendisini bin yılın ardından gelen ve ikibinli yılların Alpaslan‘ı olarak kaftanlar içinde, saray ve köşklerde tasavvur eden Erdoğan da olsa yetmeyecektir.
İkinci talebe konu olan uygulama ise tam bir korsanlık örneğidir. Her tutuklu ve hükümlünün, hatta savaş esirlerinin uluslararası hukukça garanti altına alınmış hakları var. Kişiye özel yasalar olmadığı müddetçe tüm tutuklu ve hükümlüler için geçerli olan hakların uygulanmasında tercihe gidilemez. Her hükümlü gibi Öcalan’ın da avukatlarıyla, yakınlarıyla görüşme hakkı var. Ve bu hak Öcalan yeni yakalandığında da, MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde de büyük ölçüde zedelenmedi, aylarca askıya alınmadı. Ama bu hak Sultan bozuntusu Erdoğan’ın ustalık döneminde birbuçuk yıldır keyfi bir biçimde kullanılamaz durumda.
Peki ne yapmak gerekir? Neler yapılırsa AKP ve Erdoğan bu keyfiyetçilikten vazgeçer ve ölümün kıyısında bizlere el sallayan bu insanlar açlık grevlerini sonlandırırlar?
Kürt halkı 30 Ekim’deki direnişi ile ayakta ve yaşamı durdurma kabiliyetinde olduğunu bir kez daha kanıtladı ve dosta düşmana gösterdi. Bu direnişe AKP’ye farklı nedenlerle oy veren Kürdistanlılar da yetersiz de olsa ortak oldu. Kimi dükkanını açmadı, kimi kontak kapattı, kimi ise çocuklarını okula göndermeyerek kendince bu eyleme destek verdi. Bunların tümü ama, AKP’ye ve onun yeni Alpaslan’ına adım attırmaya yetmedi.
Kürt halkı, BDP ve PKK’ye yakın duran milyonlar, tutsak yakınları, demokratik güçler zındanlarda geliştirilen direnişe her ne olursa olsun destek çıkmaya kararlılar. Ne var ki bu, ellinci gününde bile açlığa yatanları Avrupa’nın ortasında “şov yapmakla” itham edecek kadar insanlıktan uzaklaşmış, tüm insani değerlerini yitirmiş, olsa olsa saray soytarısı olabilecek birini harekete geçirmeye yetmiyor.
Ona, onun kalesinden, onun anladığı dilden ders vermek gerekiyor. Bu iş içinse AKP’li Kürtlere görev düşüyor. AKP’ye oy veren, bu partide görev üstlenen Kürtlerin bir an önce öne atılmaları, hawarlarını duyulur ve hissedilir bir biçimde yükseltmeleri gerekiyor. AKP’li milletvekilleri, il ve ilçe yöneticileri ya açlık grevlerinin sonlandırılması için AKP yönetimi ve Erdoğan’a anladığı dilden bir çağrı yapar, rol ve misyon yüklenirler, ya da cezaevlerinde yaşanacak kayıplardan sonra yeni bir yurt bulmak için arayış içine girerler.
Çünkü, zındanlardan çıkacak her cenaze o kentteki AKP’yi birfiil tabela partisine dönüştürecektir. Zındanlardan çıkacak her cenaze o kentteki AKP’lileri halk nezdinde düşkün konumuna getirecek, lanetlenmiş olarak damgalayacaktır. Zındanlardan çıkacak her cenaze o kentteki halkın AKP’lilerle selamı kesmesine yol açacaktır. Bu konuma düşmüş birinin ise o toplumda yeri yoktur artık. Arkasına bakmadan göçüp gitmesi gerekir.
Ve öyle de olacaktır. Zira Kürt halkı 1980’lerdeki Kürt halkı değildir. Zira Kürt halkı dünkü gibi biçare ve örgütsüz değildir. Zira Kürt halkı bu son raundun ne anlama geldiğini kavramış durumda. AKP’li Kürtler, şayet düşkün olarak anılmak ve lanetlenmek istemiyorlarsa bugünden yarına meydana iner, poşularını Alpaslan bozuntusunun önüne atarak bu kadarı da olmaz derler! Çünkü AKP Kürdistan’daki sultasını Konya ve Karadeniz’den aldığı oylarla değil, Kürdistan’dan aldığı oy sayesinde sürdürüyor. Buna katkı sunan, sömürgeci çarkın Kürdistan’da dönmesine vesile olan herkes, hangi kademede olursa olsun, suç ortağı sayılır.
Dün, 1980’lerde Amed zindanlarında şahadetler yaşandığında Generaller hükümlerini Ankara’da Genelkurmay’ın tahkim köşklerinde sürdürüyorlardı. Onların Kürdistan’da ne partileri, ne de sivil yöneticileri vardı. Ama bugün, 2012 yılında AKP iktidarda ve onun uzantıları Kürdistan’da. Zindanlarda dökülecek her damla kan AKP’li Kürtlerin alınlarında silinmez izler bırakacaktır. Bunun vebali ise ağırdır, ağır!

msahin1@web.de