
Felsefenin temel sorunu olan varlık ve bilinçten yoksun çocukluğuma hayıflanırken, büyüdükçe kendimizi daha fazla tanıyacak, bir yandan mevcut insanlığımızdan utanırken öte yandan yeni bir insanlık arayacaktık.
Siyah önlükler içinde karamsarlığımıza karanlıklar katarken, sokak ışıkları yüzümüzü aydınlatıyordu. Karanlıkta birbirini göremeyenler gibi körleşmemek için sokakta farklılığımızı kavramamızla gözlerimizin açılısını aynı zamanda yaşayacaktık.
Toplumumuzun yarattığı değerlerin soy-kırılmış kırıntıları içinde bazı şeyleri anlamaya başladığımızda korktum. Rüyalarımda kapımızda bekleyen bir canavar görürdüm. Bir öcü misali okul yollarında bizi kovalayan bir gölge olmuştu bilinçsizliğimiz. Kar yağdığında okulun tatil olmasını beklerdim. Sis olduğunda eve dönüp ‘anne okulu çalmışlar’ derdim, gitmezdim. Bizi biz olmaktan çıkaran yokluk ortamında okula gittiğimizde kalan varlığımız da elimizden alınıyordu.
O zamanlar Kürt olmak öz-vatansız kalmaktı Ankara sokaklarında. Kürdistansız yaşamaktı. Kürdistan’dan habersizlikti. Parasız pulsuz işsiz kalmaktı. Sonra emek deposu varoşlarda, ne iş olsa yapandık. Bu yüzden ne iş olsa yaptık. Yaşam kavgası denilen bu kavganın içinde rastgele yaşadık. Kürtçe bir müzik dinlemek bir tiyatroya gitmek, Kürtçe okumak aklımızın ucundan geçmedi. Ana-baba çoluk-çocuk bir parça ekmeğin peşindeydik.
Bunları neden paylaştım, neden anlatıyorum diye sorulabilir?
İnsanlık suçu asimilasyonun ruhumuzda yaşattıkları var. Bireyler olarak yaşadığımız bu hikâye aslında toplumumuzun hikâyesi değil mi diye düşünüyorum da ondan? Yitirmekte olduğumuz bu kimlik bir toplumun kimliği değil miydi? Çocuktuk ama toplumsal kimliğimizin yitimi ile karşı karşıyaydık. İnsanlıktan çıkışın kıyısında gezmiştik. Bir kültürel kıyımın kurbanıydık.
Dilimiz kırılmış bir aynanın küçük bir parçasının (kırık da olsa) bütün gerçeği yansıtması gibi, kültürel bir kırımın gerçeğini yansıtıyordu. Kürt dilini öğrenememek bir zihniyet yitimi, toplumsal birikimlerin kaybıydı.
Yıllar sonrayı Kürtçeyi öğrendiğimde; bir insanın ya da bir toplumun diline kavuşmasının bunların tersi olduğunu kavradım. Şimdi diyorum ki, diline kavuşanlar yaşamı anlayabilirler, yaşayabilirlerdi. Öz-dilini kaybetmek pusulasını şaşırmış bir yolcu, kanatsız bir kuş gibilikti.
Şair Hasan Hüseyin’in dediği gibi “bülbüllerin eti için kesildiği çağda” yaşamaktı gerisi.
Okullar açılıyor. Bülbüller gibi şen-şakrak Kürt çocukları bir hafta okulları boykot edecek. Anadilde eğitim isteyecekler. Boykot anlamlı, Kürtçe eğitime kavuşmak daha da anlamlı olacak. Kültürel soykırımın değirmeni ulus-devletin sömürge okullarına dur denilecek. 1 hafta çarklar dönmeyecek, Asimilasyona karşı olan herkes okulu boykot edecek. Analar-babalar çocuklarını okula göndermeyecek ve çocuklar demokratik bir eylemin öncüsü olacak.
Çocuklar sokakta, çocuklar zindanda, çocuklar boykotlarda… Bugünün büyüklerine sorumluluklarını hatırlatıyor.
Diğer yandan bu yıl Rojava’da binlerce okulda ana dilde eğitim başlayacak. Bu yönüyle Bakur, Rojava’yı örnek alacak. Yoksa Bakur, hep Kuzey kalacak…