Kültür, bir toplum tarafından paylaşılan değerler, tutumlar, davranışlar bütününe tekabül eder ve bu bütünlük hem zihinsel hem de fiziksel bir yapıya sahiptir. Bu değer, tutum ve davranışlarla şekillenen ve kültürel özelliklerin kendilerini var ettiği bütün fiziksel veya soyut inşa ögeleri de bir kültürün kendini koruması ve geliştirmesi için gerekli duyulan yapılardandır. Kültür toplumsal yaşamla hayat bulur ve gelişir. Çünkü kolektif bir şekilde pratik edilmesi gereken bir olgudur. Aksi durumda yaşayan bir kültürden bahsetmek pek de mümkün olmaz. Bu tür kültürler bir süre daha devam etse de korunmadığı ve geliştirilmediği için yok olmayla yüz yüze kalırlar. Ayrıca, toplumsal yapılar birbirinden farklı olduğu için, kültürler ve dolayısıyla değer, tutum ve davranışlar da birbirinden farklılaşır. Kültürel farklılığı yok saymak veya ortadan kaldırmaya çalışmak, başkalarının değer, tutum ve davranışlarını da değiştirmeye zorlamak demektir.

Bir topluluğun kültürünü koruması ihtimali, içerisinde yaşadığı toplumsal ve siyasal yapıyla doğrudan ilişkilidir. Kültürel farklılığı doğal toplumsal bir varlık olarak ele alan yapılar, farklılıkların korunması için gerekli olanakları sağlama çabası içerisinde olurlar. Bu, toplumsal açıdan hoşgörü ve saygıyı, siyasi açıdan da demokratik değerleri göz önünde bulundurmayı gerektirir. Fakat maalesef bunu gerçekleştirebilen çok az sayıda toplumsal-siyasi yönetim mevcuttur. Sağlayabilenler ise ya demokratik bazı süreçlerden geçtikten sonra ya da insan haklarının ihlal edilmemesine dair uluslararası kamuoyundan gelen baskılar nedeniyle kültürel farklılıkların kendilerini var edebileceği kısıtlı imkanlar sunmaktadırlar. Oysa kültür, yaşayan bir olgudur, canlıdır ve üzerinde hayat bulduğu coğrafyayla, içerisinde kendini var ettiği doğayla çok yakın bir ilişki içerisindedir. Kısıtlanması, sınırlandırılması, değişime zorlanması, asimile edilmesi, yok sayılması varlığına aykırı bir durumdur.


Kültürel asimilasyon

Kültürel farklılığa tahammül etmeyen toplumsal-siyasal yapılar ise sürekli olarak homojenliği dayatırlar ve bunu gerçekleştirebilmek için de çok farklı yöntemler denerler. İnsanlık tarihinde en fazla uygulanan yöntem ise asimilasyon olmuştur. Asimilasyon, genellikle şu cümlelerle tanımlanır: "Farklı özelliklere ve geçmişlere sahip grupların (azınlıkların), kendilerini daha büyük bir grubun (çoğunluğun) bir parçası olması süreci" veya "bir kültürel grubun başka bir grupla uyumlu olmasını sağlayan toplumsal süreç" ya da "yeni fikirleri, var olan zihinsel bir yapı içerisinde eritme süreci". Her üç tanımda yer alan ortak nokta, var olan bir kültürün zihinsel ve fiziksel yapısının form değiştirmesi, kendini başka ve çoğunlukla daha büyük olan başka bir yapı içerisinde eritmesi, ona uyumlu hale gelmesidir. Asimilasyona maruz kalan kültürel grupların karşısında iki yol vardır: Ya dayatılan bu süreci kabullenip kendi kültürel özelliklerinden sıyrılıp yeni kültüre adapte olmak ya da asimilasyon dayatmalarına karşı kendini, kültü-


rünü koruyup geliştirebilecekleri alanlar açmak. İlkinde, öz kültürle yeni kültür arasında bir bocalama durumu yaşanır. Kimi kültürel grup üyelerinde asimilasyon tamamıyla gerçekleşirken, bazı üyeler dayatılan kültürün bütün zihinsel ve fiziksel yapıları içerisinde yer alamadıkları için hem asimilasyon hem de öz kültür bir arada yaşar. Fakat öz kültür, özellikle bu bocalamayı yaşayan veya yeni bir kültüre adaptasyonu gerçekleştiremeyen bireylerin kaybedilmesiyle beraber hızla yok olur. İkincisinde ise bir kültürel grup çeşitli siyasi, toplumsal ve ekonomik araçlarla öz kültürün korunması için mücadele eder. Günümüz koşullarında bir kültürün korunması ve geliştirilmesi için bir grubun siyasi temsiliyeti ve toplumsal örgütlülüğünün yanında bu ikisini destekleyebilecek ekonomik yapılarının da olması artık farz olmuştur. Bir kültürün yok edilmesi, asimile edilmesi için var olan her yönteme ve araca karşı onun korunmasına ve geliştirilmesine destek sunacak bir yöntem ve araç gerekmektedir. Aksi durumlarda kültür yavaş yavaş aşınır ve nihayetinde ya yok olur ya da özünden çok farklı bir biçimle varlığını sürdürür.


Kültürel asimilasyona karşı öz savunma 

Kürtler, tarihsel olarak asimilasyona karşı her iki yoldan da geçtiler ama ne tamamen asimile oldular ne de tamamen öz kültürlerini koruyabildiler. Bugün Kürtlerin ne kadarının Kürtçe konuşup yazabildiğini, Kürtçe iletişim kurabildiğini ve Kürt kültürüne ait bilinç ve bilgiye sahip olduğunu bilemiyoruz, çünkü böyle bir araştırma henüz yapılmadı. Fakat öz kültürün ciddi bir darbe aldığı çok net bir şekilde görülmektedir. Öz savunma kavramı, Kürt siyasi hareketi literatüründe sıkça kullanılır. Bu kavram, çoğunlukla askeri bir anlam için kullanılsa da Abdullah Öcalan’ın tanımıyla, özellikle kültür kırımına karşı alınan tedbirlerin bütününü ifade eder. Kuzey Kürdistan özelinde kültür ve asimilasyon kavramları genellikle dil ile ilişkilendirildi. Oysa kültür, en başta verilen tanımda ifade edildiği gibi değer, tutum ve davranışların zihinsel ve fiziksel bütünlüğüne tekabül eder. Dil, bu bütünlüğün en sık görünen ve dolayısıyla en fazla üzerinde durulan ögesidir. Dil, aynı zamanda bu bütünlüğün ifade edilmesinde de önemli bir rol oynadığı için, birincil ve korunması en gerekli öge olarak algılanır. Durum böyleyken siyasi, toplumsal ve ekonomik yapıların da dili korumaya, yaşatmaya ve geliştirmeye yönelik örgütlendirilmesi beklenirdi. Bu anlamda, belediyeler aracılığıyla özellikle son dönemlerde bir takım gelişmeler yaşandıysa da, yapılan çalışmalar kesinlikle beklenenin çok altında oldu. Bunda hem siyasi iktidar hem de Kürtler adına kültürel çalışmalar ekseninde sorumluluk alan kurumların yetersizlikleri veya vurdumduymazlıkları neden oldu.


Uygulama talepleri karşılamadı

Bilindiği gibi sürekli Kürtçe üzerindeki resmi baskıların 1990’larda çeşitli düzenlemelerle kaldırıldığı söylenir ama pratikte Kürtçe konuşan insanlar üzerinde baskı ve şiddet her zaman devam etmiştir. En son Antalya’da Kürtçe konuştuğu için öldürülen Mahir Genç, bu baskı ve şiddetin hala devam ettiğine verilebilecek en somut örnektir. Benzer şekilde devlet tarafından Kürtçe yayın yapan medya kanallarına yönelik RTÜK veya mahkemeler yoluyla verilen cezalar da baskıların devam ettiğini gösteriyor. Bir yandan bunlar olurken, diğer yandan iktidarın, "Kürt yurttaşların taleplerini karşılama" veya "demokratikleşme" olarak sunulan ama esasında kendi iktidarını devam ettirme aracı sayılabilecek birtakım gelişmeler yaşandı. Üniversitelerde Kurmancî ve Zazakî lisans ve yüksek lisans programları açıldı, resmi televizyon kanalı açıldı, bazı eserler Kürtçeye çevrildi ve Türk Dil Kurumu Kürtçe-Türkçe sözlük hazırladı. Fakat ne açılan programlar ve televizyonlar, ne çevrilen eserler ne de hazırlanan sözlükler Kürtlerin tamamını, özellikle Kürt Siyasi Hareketi'ne yakın olan kesimini, memnun etmedi. Çünkü talep edilenler ile uygulananlar arasında bir doku uyuşmazlığı söz konusuydu ve sürekli merkezi bir yerden, oldukça devlet odaklı bir çalışma yapılıyordu. Oysa istenen, bütün bunları gerçekleştirebilecek yetkilerin yerele, Kürt halkının öz yönetimine devredilmesiydi.


Anadil için etkili çalışma yapılmadı 

Siyasi iktidarın bu politikalarını boşa çıkarabilecek bir çalışma yapılamadı. Gerçekten kültürel öz savunma gerçekleştirilmiş olsaydı, bugün Amed’de kurulmak istenen çok dilli üniversite çoktan kurulmuş, kültür kurumları ve sayısı henüz üç olan ilkokullar Kuzey Kürdistan’ın ve Kürtlerin yaşadığı bütün şehirlerde açılmış olurdu. Kürt enstitülerine ve KURDÎ-DER’e Kürtçe öğrenmek için gelenlerin toplam Kürt nüfusuna oranı neredeyse sıfıra yakın. Oysa alınacak tedbirler açısından Öcalan sürekli aşağıdaki önerileri sundu:

"Devletin yasakları kalkmazsa, fiili engelleri son bulmazsa dili savunmaya ve geliştirmeye dönük eylemler geliştirebilirler. Anadilde eğitim hakkı verilmezse, okulları boykottan tutalım meşru savunma eylemlerine kadar, geniş bir yelpazede geliştirilecek eylemlerle Kürdistan’daki Türk eğitim sistemi işlemez hale getirilebilir. Eğitim emekçileri ve örgütleri de bu demokratik hakka destek vermelidirler. Kürtçe basın-yayın faaliyetleri üzerindeki baskılar devam ettiği müddetçe, bu baskıların ortadan kalkması için her çeşit eylemliliğin geliştirilmesi gerekmektedir. Yine bu eylemliliklerin bir parçası olarak sömürgeci Türk basınına karşı boykot, okumama, Kürdistan’a sokmama vb. eylemlilikler geliştirilebilir." (Demokratik Özerkliğin Kültürel Boyutu, A. Öcalan).

Okul boykotu, her yıl Eylül ayında okulların açılmasının sadece ilk haftasında gerçekleştirilmektedir. Oysa burada bahsedilen, dayatılan eğitim sisteminin işlemez hale gelmesini sağlamaktır. Öğrencisi olmayan okul da öğretmen de işlevsizdir. Bu konuda en duyarlı tutumu İstanbul’da yaşayan Mardinli Ercan ailesi sergiledi ve çocuklarının hiçbirini Türkiye okullarına göndermeme kararı aldı. Kuzey Kürdistan’da bu tutumu sergileyecek ailelerin sayısı oldukça azdır, çünkü ailelerin çocuklarının geleceklerine dair endişelerini giderecek bir sistem henüz kurulamamıştır. Çoğunluğu Eğitim-Sen çatısı altında örgütlenen ve Kürt Siyasi Hareketi'yle yakın ilişkide bulunan eğitimcilerin yaptığı çalışmalar da Kürt halkının taleplerine yeterli bir destek sunmuyor. Hükümet politikaları ve özel sektör arasında sıkışıp kalan ailelere ve üniversite adayı öğrencilerine alternatif sunma adına açılan Eğitim Destek Evlerinin bir kısmı devlet zoruyla kapanırken bir kısmı da buralarda gönüllü çalışan insanların kendi eliyle işlemez hale getirildi. Oysa Eğitim Destek Evlerine ek olarak kurulabilecek akademiler yoluyla Kuzey Kürdistan’da verilecek en temel eğitimden en üst aşamaya kadar bütün müfredat ve materyallerin hazırlanmasını sağlayacak bir çalışma yapılmalıydı.

Dünya Anadil Günü ve Kürt Dili Haftası’nda yapılan eylemlilikler, düzenlenen organizasyonlar ne yazık ki birer formaliteden öteye geçmiyor. Oysa her yıl Kürt kültürü ve dilininin gelişmesine katkı sunacak yeni bir akademinin veya kültür kurumunun açılması veya yeni bir çalışmanın yapılması gerekirdi. Bu anlamdaki eksiklikler hala devam etmektedir. Son olarak, Kurmancî ve Zazakî günlük yayınlanan Azadiya Welat gazetesi en fazla 10.000 baskıya ulaşabiliyor. İnternet kullanımının yaygın olması baskı sayılarında düşüşe sebep olsa da Kürtçe gazete okuyan insan sayısının çok düşük olması, Kürt dili alanında yapılan çalışmaların ne kadar etkili olabildiğini sorgulamamızı gerektiriyor. Türk basınına karşı boykot konusu, sadece belirli gazetelerle sınırlı kalıyor ve Kuzey Kürdistan’da Azadiya Welat’tan çok daha fazla sayıda okunan Türkçe gazeteleri de görmek mümkün.


Sonuç

Kürtler siyasi, toplumsal ve ekonomik yapılarını öz kültürü koruyacak ve geliştirecek düzeye ulaştırmakta başarılı olamadılar. Siyasette bütün söylemin dil üzerine yoğunlaşmasına rağmen siyasetçilerin ve siyasi kurumların Kürtçeyi kullanmaması ve kültürel ögelere yeterince yer vermemesi, topluma var olanın dışında öz kültüre dayalı bir alternatifin sunulamaması, bütün sanat dallarının eser ortaya çıkarabilmesi için yeterli ekonomik kaynakların sağlanamaması ve Kuzey Kürdistan’da ekonomi, eğitim, bilim, medya, sağlık, siyaset, yerel yönetim ve günlük iletişim gibi en temel alanlarda kullanılan dilin Kürtçe olmaması, Kuzey Kürdistan’ın ciddi bir kültürel öz savunma problemiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Kürdistan halkı, fazlasıyla hak ettiği ve çoktan elde etmesi gerektiği en temel değerlerinden hala mahrum bırakılıyor. Buradaki en büyük sorun ise bunu gerçekleştirme iddiasında olan siyasi kurumların ve yerel yönetimlerin, bütün bu olanları görmezden gelmesi ve sürekli ertelemesi. Kürt halkını devletin ve iktidarın çıkarlarına mecbur bırakmak, yapılabilecek en büyük haksızlıklardandır ve Kuzey Kürdistan’da halk adına siyaset ve kültürel çalışma yapanlar bundan derhal vazgeçip halkın talepleri doğrultusunda çalışma yapmalılar.