
Yıkılmış, paramparça edilmiş, hüzünlü, kalbi kırık ve küs Sur'un fotoğraflarını siz de gördünüz muhakkak.
O daracık küçelerde dolaştınız mı hiç? Dört Ayaklı Minare’nin altından geçip niyet tuttunuz mu?
Koşuşturan çocukların arasından geçip Sülüklü Han'da nefeslenmek için oturup bir çay içtiniz mi?
Amed'e her gidişimde fırsatını bulup Sur içinde öylesine dolaşmışımdır hep.
Restore edilen konakları, kiliseleri hayranlıkla gezmiş. Binlerce yıllık tarihin içinde kaybolup gitmişimdir.
Volkanik Karacadağ'ın lavlarından oluşan bazalt taşının dişisi ve erkeği olduğunu Amedli dostlarım anlattı. Sur içindeki evlerin avlularının serin olmasının sırrının da gözenekli bazalt taşı olduğunu orada öğrendim.
Köy yakmalarda çok yoğun göç aldığı için köylerinden sürülen Kürt kadınları küçük meydanlarda Belediye'nin yaptığı fırınlarda pişiriyordu ekmeklerini. Mis gibi ekmeğin kokusunu içime çektiğimi gören kadınlar, küçük bir ekmeği de bana hediye ettiler.
Keçi Burcu’nun içindeki bir koca salonda yerel bir Televizyon röportaj yaptı benimle. Sonra çekim yapan arkadaşlarla birlik surların üstünden yemyeşil Hevsel bahçelerini, köprüleri seyrettik.
Böylesine altı-yedi bin yıllık bir tarihi içinde barındıran bir başka kent var mıdır acaba yeryüzünde.
Daracık küçelerinde sabahın köründe dolaşırken, sokak satıcılarından bir kaç şiş ciğer yemeden geçilmezdi elbet.
Aldığım bir kaç meyvayı satan manav kardeşim:
"Senden de para alırsak bize ayıp olmaz mı heval?“ diyerek tüm ısrarıma karşın parasını almadı. Kervansaray'da içtiğim kahvenin parasını da: "İkramımız olsun, ağabey,“ diyen garsona verememiştim.
Sekiz ay zindanında yattığım ama hiç görmediğim bu kenti öğrenmeye çalışarak gezdim hep daracık küçelerinde.
Kürtçe bilmediğim halde, eski bir konak olan Dengbêj Evi’nde, yaşlı dengbêjlerin söylediği kılamları senfonik bir müzik zevkinde dakikalarca dinledim.
En güzeli de bir akşam vakti, güneş batarken Cemil Paşa Konağında sergilenen
Mem û Zîn destanının operasını izlemekti. Türküleri, müziği, halayları, giysileri modern balesi harmanlanarak sahnelenmiş bu oyun batıdaki operalarda bile rastlanmayacak bir estetiğe sahipti. Kürtçe oynanıyordu elbet oyun. Yine de ne olup bittiğini anlıyordum.
Sur'un bombalanmasını, evlerin mahzenlerinde insanların katledilişini kalbim kanayarak televizyonda seyrettim hep. Kimi zaman ağlayarak evlatlarını yitiren Kürt kadınlarının ağıtlarını dinledim.
Konakların, paramparça olmuş bazalt taşlarının, camilerin, kiliselerin ağıtlarını da duydum.
İnsanoğlu-kızı kendisine karşı yapılan katliamları, gün gelip özür dilendiğinde affedebiliyor.
Ya yedi bin yıllık katledilen tarih, acaba cellatlarını affedebilecek mi?
Hayır, tarih affetmeyecektir.
Yedi bin yıllık bir tarihin güzelim yapıtlarının yerine yapılacak, çirkin TOKİ evleri; bu katliamın anıtları olacaktır sadece.
İnsan affetse de, tarih affetmeyecektir. Güzelim konaklar, camiler, kiliseler, neşeyle çığırtarak koşuşturan çocukların mekanı küçeler affetmeyecektir bu katliamı.
İnsanoğlu-kızı doğar, büyür, inançları uğruna savaşır, katledilir. Ama kökü kazınamaz. Kazınabilseydi bunca isyan, bunca katliamı yaşamış Kürtler yok edilirdi.
Ey Erdoğan, ey TC’nin ordusu, açığı, gizlisi, kapalısı, özeli, geneliyle polisi, jandarması katliamlarınızı yedi bin yıllık tarih affetmeyecektir.
Atilla Keskin