Yeni ABD stratejisinin Ortadoğu için söylediği
Forum Haberleri —

Trump
- Belgeler, yapı ve netlik sunuyor ama Trump'ın dış politikası, derinlemesine kişisel, içgüdü odaklı ve doğaçlamaya dayalı kalıp senaryodan sapmaya devam edecek.
*PAUL SALEM
Donald Trump'ın dış politikaya yaklaşımındaki gururla sergilediği öngörülemezliği, sabit politika belgelerine dökmek doğası gereği zordur. Sürpriz, kaldıraç ve doğaçlama, Trump'ın dünya görüşünde kusur değil, özelliklerdir. Yine de yönetim bu denemeyi iki kez yaptı: Aralık'ta yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (National Security Strategy - NSS) ve bu Ocak'ta yayımlanan Ulusal Savunma Stratejisi (National Defence Strategy - NDS).
Trump'ın her satıra bağlı kalması pek olası değil. Öngörülemezliği, hem düşmanlara hem de zaman zaman müttefiklere karşı stratejik bir varlık olarak görüyor. Bu iki metin birlikte ele alındığında önem taşıyor. Yönetimin temel dünya görüşünü, stratejik önceliklerini ve bölgesel niyetlerini en net şekilde ortaya koyuyorlar. Ayrıca Trump'ın kişisel içgüdülerinin, Amerikan sağında uzun süredir var olan akımlarla –çok taraflılığa şüphecilik, egemenlik ve güce vurgu, işlemsel ittifaklara tercih– nasıl kesiştiğini de gösteriyorlar. İki belge birlikte okunduğunda üç temel ders öne çıkıyor:
* ABD, 1945 sonrası Amerikan liderliğindeki kurallara dayalı uluslararası düzen vizyonundan resmen uzaklaşıyor ve daha açıkça rekabetçi, ulus-devletler sistemine yöneliyor.
* Barış, kısıtlama ya da kurum inşası yoluyla değil, kaldıraç, baskı ve inandırıcı güç kullanımıyla takip ediliyor.
* Ortadoğu'da yönetim, İsrail ve Körfez devletleri tarafından demirlenen, Amerikan gücüyle denetlenen, ABD ile ekonomik olarak bütünleşmiş ve artık öncelikle çatışmayla tanımlanmayan bir bölge öngörüyor.
Güce dayalı keskin hiyerarşi
Her iki belge de liberal uluslararasıcılığın dilinden belirgin bir kopuşu işaret ediyor. NSS, ABD liderliğindeki kurallara dayalı düzen fikrini açıkça arka plana atarak, Amerikan gücünün (askeri, ekonomik, teknolojik ve enerji) ABD çıkarlarının nihai garantörü olduğu egemen rakipler dünyasını vurguluyor.
Bölgesel olarak bu dünya görüşü, keskin bir hiyerarşi yaratıyor. Batı Yarımküre neredeyse tamamen ABD nüfuz alanı olarak ele alınıyor. Bu, canlandırılan Monroe Doktrini'ni yansıtıyor ve Washington'ın son Venezuela operasyonundaki gibi en net şekilde görülüyor. Büyük güç, rekabeti varoluşsal bir mücadele yerine, yönetilebilir “yarış” olarak yeniden çerçeveleniyor. Rusya, Doğu Avrupa'da sınırlı ve kontrol altına alınabilir bir tehdit olarak tasvir ediliyor. Yönetim, Avrupa müttefiklerini savunma harcamalarını GSYİH'nin yüzde 2'sinden yüzde 5'ine çıkarmaya zorlamaktan gurur duyuyor. Asya-Pasifik'te amaç Çin'i dengelemek, ancak doğrudan çatışmadan kaçınmak, birlikte varoluş ve belgelerin “makul barış” dediği şeyi aramak.
Ortadoğu'nun stratejik önemi
Yeniden düzenlenen bu küresel haritada Ortadoğu, stratejik olarak hâlâ önemli kalıyor. NSS'de belirlenen 5 “temel hayati ulusal çıkar”dan üçü, doğrudan ya da dolaylı olarak bu bölgeyle ilgili.
Biri açık: “Herhangi bir hasım gücün Ortadoğu'yu, petrol ve gaz kaynaklarını ve bunların geçtiği deniz boğazlarını domine etmesini önlemek.”
Diğer ikisi “seyrüsefer özgürlüğünü ve güvenli tedarik zincirlerini korumak” ile “yapay zekâ, biyoteknoloji ve kuantum hesaplama gibi alanlarda ABD teknolojik liderliğini sağlamak” olarak giderek Körfez ortaklarıyla bağlanıyor. Dnların enerji piyasaları, lojistik, dijital altyapı ile madencilik ve minerallerdeki rolleri hızla büyüyor.
NDS, bu önemi hem küresel hem bölgesel açıdan pekiştiriyor. Küresel olarak müttefiklerle yük paylaşımını ve ABD sanayi tabanını “süper şarj” etmeyi vurguluyor. Ortadoğu, her iki konuda da öne çıkıyor. İsrail, Körfez devletleri ve Türkiye, kendi savunma kapasitelerini genişletirken, özellikle Körfez'den gelen büyük savunma alımları ve doğrudan yatırımlar, Trump'ın Amerikan imalatını ve stratejik endüstrileri güçlendirme hedefine doğrudan katkı sağlıyor.
Belgelerin en üst önceliği olan "ABD anavatanını savunma" konusunda bile Ortadoğu yer alıyor. Bölgedeki ABD askeri varlığını haklı çıkaran “İslami terörizmi karşılamak” açıkça temel bir görev olarak belirtiliyor.
Dört temel sütunlu vizyon
Belgeler, Ortadoğu'yu doğrudan ele aldığında yönetimin vizyonu net ve dört temel sütun üzerine kurulu;
* Nükleer olmayan ve stratejik olarak zayıflatılmış bir İran,
* Güçlü ve güvenli bir İsrail,
* Körfez'le derinleşen yatırım, enerji ve dijital ortaklıklar,
* Kronik savaştan çıkıp kısmen genişletilmiş İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde bütünleşmeye yönelen bir bölge.
Trump, küresel olarak kendini hâlâ “Barış Başkanı” olarak konumlandırıyor. Bitirdiğini iddia ettiği 8 savaştan üçü Ortadoğu'da: Gazze savaşı, İsrail-İran savaşı ve Mısır-Etiyopya çatışması. Bu öz imajın merkezinde, hâlâ gerçekleşmemiş olan vaat var: Uzun süredir devam eden İsrail-Arap-Filistin çatışmasını bitirmek ve İran'la tekrar eden karşı karşıya gelişmeleri sona erdirmek.
Rakipleri müzakereye zorlamak
Her iki belgede de barışa giden yol açıkça zorlama ile müzakereyi karıştırıyor. Trump'ın tercih ettiği yöntem sert pazarlık. Baskı, yaptırımlar, askeri vuruşlar ve daha fazla güç kullanımının inandırıcı tehdidiyle rakipleri müzakereye zorlamak. NDS, İran'ın nükleer programını tahrip eden operasyonu açıkça kutluyor ve gücün hâlâ masada olduğunu hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirtiyor.
İsrail, kendi savaşlarını yapmaya istekli ve gerektiğinde kararlı ABD desteğiyle model müttefik olarak öne çıkarılıyor. Körfez ortakları, ABD askeri sistemlerini edinme ve entegre etme yoluyla kendi savunmalarından daha fazla sorumluluk aldıkları için övülüyor. Türkiye, Suriye'de olası Esad sonrası düzeni şekillendiren kilit aktör olarak olumlu anılıyor.
Aynı zamanda her iki belge de ABD ortakları arasında bölgesel bütünleşmenin (Genişletilmiş İbrahim Anlaşmaları ve güvenlik işbirliği yoluyla) Amerikan üstünlüğünün yerini almadığını vurguluyor. ABD, bölgedeki çıkarlarını savunmak için doğrudan ve kararlı eylem alma hakkını saklı tutuyor ve kapasitesini koruyor.
İran için kırmızı çizgisi
İran, bu duruşun merkezinde kalıyor. Çin, Rusya ve Kuzey Kore ile birlikte en üst dört ulusal savunma endişesinden biri. NSS ve NDS, ABD'nin nükleer tesislere vuruşları, sürdürülen yaptırımlar, İsrail'in HAMAS ve Hizbullah'a ağır darbeleri ve Husilere ABD saldırılarıyla İslam Cumhuriyeti'ni önemli ölçüde zayıflattığını savunuyor. Belgeler, Trump'ın kırmızı çizgisini tekrarlıyor; İran'ın nükleer silah edinmesine izin verilmeyeceği. Tahran'ın bugün eskisine göre daha az tehdit oluşturduğuna dair bir güven duygusu da taşıyorlar. Dikkat çekici şekilde rejim değişikliği çağrıları ya da yeni bir nükleer anlaşma müzakeresi için aciliyet yok; önümüzdeki günlerde yeniden tırmanma ihtimali hâlâ belirgin olsa da.
Enerji hâkimiyeti taahhüdü
Yönetimin stratejisinin bir unsuru, bölgesel ortaklar için rahatsız edici olabilir: Trump'ın Amerikan enerji hâkimiyeti taahhüdü. ABD zaten net enerji ihracatçısı, ancak son hamleler, (özellikle Venezuela'da) enerjinin Trump'ın ABD gücü anlayışındaki merkeziliğini vurguluyor. Küresel enerji fiyatlarını düşük tutmak, yalnızca ekonomik değil, stratejik bir hedef olarak ele alınıyor. Birkaç bölgesel ekonomi için bu zaten mali baskıya ve iddialı kalkınma projelerinin küçültülmesine dönüştü. Stratejik ortaklık güçlü kalsa da, önümüzdeki yıllarda ABD ve müttefik çıkarlarının daha keskin şekilde ayrışabileceği bir alan bu.
Belgeler, sadece eğilimi söylüyor
Bir bütün olarak NSS ve NDS, yönetimin Ortadoğu'daki uzun süredir devam eden ABD ortaklarıyla güçlü uyumunu vurguluyor. Özellikle Washington'ın Avrupa müttefikleriyle giderek gerginleşen ilişkileriyle (iki hafta önce Grönland konusunda neredeyse çatışmaya dönüşen) karşılaştırıldığında. Yine de baştaki uyarıya dönmek lazım. Bu belgeler, yapı ve netlik sunuyor ama Başkan'ı bağlamıyor. Trump'ın dış politikası derinlemesine kişisel, içgüdü odaklı ve doğaçlamaya dayalı kalmaya devam edecek. Senaryodan sapmaya devam edecek, olayları yol aldıkça yeniden şekillendirecek. Kâğıttaki stratejiler, yönetimin nereye eğilimli olduğunu söylüyor ama nasıl ya da ne zaman bir sonraki sürprizin geleceğini mutlaka değil.
* Ortadoğu Enstitüsü'nde kıdemli araştırmacı Paul Salem'in The National News'teki yazısı çevrilerek kısaltıldı.







