Biz bayrak indi-çıktı üzerine ülke ufuklarında yeni fırtınalar yaratırken atı alan Üsküdar’ı geçmeye çoktan yöneldi bile. Gelecek ufkundan yoksun, günü birlik programlamalarla sınırlanmış bir Türk politikası bütün Anadolu-Mezopotamya topraklarının üzerine lanet halkası gibi oturmuş. Ve, bu devlet eliyle gerçekleştirilmiş hiçbir pisliğin, Türk toplumunun önemli bir kesiminin umurunda olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.

Barış düşüncesi, varlığını savaşla oluşturmuş bir halkın karabasanıdır.
***
Kandil kesinlikle haklıdır. Tek taraflı olarak sürdürülmeye çalışılan "süreç" devlet tarafından bitirildi. Zaten barıştan yana olanların süreci desteklemeleri elbette onlardan beklenen idi. Ama bütün özverilere, bütün hassasiyetlere karşı artık kesinleşti ki Bin Bir Gece Masalları’nın Şehrezat’ı rolündeki AKP, bildik masallarını tekrardan öteye dahi geçemedi. Bunun, bundan öncesinde olduğu gibi, bundan sonrasında da önce cumhurbaşkanlığı, sonra başkanlık referandumunu kapsayacak bir oyalamadan başka bir şey olmadığı çok açıktır.
Barışı konuşanların, Anadolu-Mezopotamya halklarının geleceğini konuşurken neyi tartışma konusu yaptıklarını öğrenebilmek ne yazık ki mümkün değildir. Kürtler, Konferanslar yaparak sürece bütün toplumu katma çabası içerisine girmiş olsalar da, Sayın Öcalan’ın önerilerini doğrudan duyamamak; tartışma belgelerinin bütününe ulaşamamak; hatta kamuoyuna sunulan belgelerin gerçek olup olmadığını bile tartışır durumda olmak, açıktır ki sürecin her alanda gereksinim duyulan barış coşkusunun patlamasını engellemektedir. Sadece Kürt cephesi tarafından ve karınca kararınca yapılan "toplumu barışa katma, süreci anlatma-aydınlatma" işinin örgütlenme yeterliliğinin sağlanamaması gibi sorunlarla birlikte düşünül- düğünde, sürecin zorunlu kıldığı iletişim görevinin Kürt tarafına yüklediği zorlukları anlamamak mümkün değildir.
Örneğin Sayın Öcalan’ın bir görüşme anında şahsıma yönelttiği bir mesajı, aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen, doğrudan iletmesi gerekenlerden değil, rastlantısal ve dolaylı olarak öğrenebilmişsem; ya da son NeWroz bildirisinin dilini Sayın Öcalan’ın dil ve üslubuna benzetemeyip "acaba başka birisi mi yazdı" kuşkusuna kapılmışsam, tartışmaların şeffaflığı sorununun artık hangi can yakıcı noktaya ulaştığını tarife gerek yoktur sanırım.
Sayın Duran Kalkan’ın sürece ilişkin açıklamaları artık "doğrudan Öcalan’dan duymak" isteği, bu anlamda büyük öneme sahiptir. Buna ek olarak "ve Sayın Öcalan’ın görüşmek istediği her kişi ile özgür görüşme olanağının derhal yaratılması" talebini de "olmazsa olmazlar" listesinin başına yerleştirmek gerekir.
Geçen haftaki yazımda da söylemiştim. Tekrar ediyorum: "Elbette bulunduğumuz konumda bunu yapmak (barış ve özgürlük istemlerini desteklemek) dünya kamuoyunun da ilgisini ve sempatisini Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşa- makta olan özgür olmayan halklar sorununa çekmek kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çabalarımızın bu anlamda başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Ama Türk devletinin barış istemli hiçbir mesaja dostça yaklaşmadığını da bilerek; "nush ile uslanmayana etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" sözünün gereği artık daha net ifadelerle hatırlatılmalıdır."
***
Artık bu coğrafya da, bir siyasal güç olarak yeni komşumuz IŞİD üzerine çok konuşacağız. Öncelikle bu gücün, AKP iktidarının Yeni-Osmanlıcılık diye adlandırılan "derin strateji"sinin ürünü "dünya liderliği" yani emperyalist dürtüler, kendi pisliği içinde boğulmaya başladı. Asli olarak Katar-Suudi Arabistan gericiliği eksenli olan IŞİD gerçeğinde Türkiye’nin lojistik desteğinin önemi küçümsenemez. Türkiye’nin çıkarlarına denk düşmese bile, bu desteğin biricik nedenini Rojava Devrimi’ni bastırmak, yok etmek; bir Kürt özerk yapılanmasından, demokrasi ve özgürlük karşıtı, milliyetçi bir ulus kimliğinin kodları nedeniyle ödü patlamak olarak tanımlayabiliriz. El Nusra çetelerine sağlanan silah ve fiilen mücahit denen cellatları örgütleyip göndermek dahil her türden lojistik destek açıktan yapılmıştır, yapılmaktadır. Bu nedenle IŞİD’in ve elbette El Nusra’nın, özellikle Şii halka ve Ezidilere ve (şimdilik batının fazla tepkisini çekmemek için fazla görülmese de) Hıristiyan halklara yapılan her katliamın kimyasında Türk devletinin de olduğu inkar edilemez.
Unutmamak gerekir ki Türkiye kendi felaketine neden olacak kendi Frankeştayn’ını kendi yarattı.
***
Bu koşullarda bile Kürt’ün sağduyulu devrimci önerisi çözümün tek yol haritasını tanımlıyor: KCK, yaptığı açıklamada "Kürdistan gerillası, başta Şengal ve tehdit altındaki Güney Kürdistan halkımız olmak üzere, tüm Kürdistan’ın savunması ve güvenliği için hazırdır" mesajını verirken, "özgür ve demokratik bir Ortadoğu’nun ezilen ve direnen tüm halklar için elzem olduğunun" da altını tekrar çizen KCK, "Dört parça Kürdistan’da özgürleşmeden hiçbir parçanın kalıcı ve kesin bir güvencesi" olmayacaktır vurgusunun da altını çizerek, "İŞİD’e karşı Kürt, Arap, Asuri, Ermeni, Türkmen ve demokrasiden yana olan tüm halkların ve direnişçi güçlerin bir araya gelip, ortak mücadeleyi geliştirmeleri gerektiği" çağrısını yapıyor. Düşüncelerini selamlıyorum.
İşte, bölge liderliği bu değil midir?