Erdoğan, bir süre önce AKP içindeki kargaşayı bastırmak için resti çekmiş ve „Kimse racon kesmesin, racon kesilecekse ben keserim“ demişti.

Seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanı değil de Kasımpaşalı bir baba ağzıyla söylenen bu sözlerin anlamı şimdi daha iyi ortaya çıkıyor.

Gerçi işçiler, Kürdistan halkı, Aleviler ve diğer ezilenler bunu çok önceden biliyorlardı. Bilmeyenler olarak etrafında kümelenmiş AKP militanları ve fedaileri kalmıştı. Şimdi onlar da öğreniyorlar.

Bir de CHP ve etrafında kümelenmiş, çoğu sahte demokratlar vardı. Şimdi onlar da yeni öğrenmiş gibi feryat ediyor: Seçimle gelen seçimle gitmeliymiş!

Sanki 7 Haziran 2015 genel seçimlerini elbirliğiyle geçersiz kılan, HDP eşbaşkanlarını, vekillerini ve belediye eşbaşkanlarını elbirliğiyle zindana tıkan kendileri değilmiş gibi!

Kürdistan halkı atanmış vali-kaymakam ve de kayyımların kestiği raconlarla bodrumlarda yakılarak katlediliyor.

Demokrasiye, insan haklarına bu kadar saygısız, bu kadar saldırgan bir faşist rejim zor bulunur. Çünkü, çürüyen ve yıkılmakta olan bir faşist rejimden söz ediyoruz. Ortada geçerli bir hukuk düzeni olmayınca meydan raconlara-racon kesenlere kalır.

Rejim, kendisini güçlü hissederken güya ılımlı ve hoş görülüydü. İşçilerle işçi, Kürtlerle Kürt, Alevilerle Alevi, Hıristiyanlarla Hıristiyan ve Romanlarla Romandı. Hepsinin birikmiş tüm sorunlarını çözeceklerdi. Sıradan bir demokrasi yetmezdi, „ileri demokrasi“ kuracaklardı. Sloganları-marşları bile eski sol’dan aşırmaydı.

„Müslüman demokrasi“ modelini ortaya koyacaklar ve tüm İslam alemine model-örnek ülke olacaklardı. Örnek oldular ama Türkçü-İslamcı-faşist bir model olarak.

Dayılanmaya başlayınca onlara koca Türkiye de yetmedi. Bölgeye ve tüm dünyaya da racon kesmeye kalkıştılar. Elin oğlu postayı yemeyince hemen ters takla atıp yılışarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Dün kardeş dedikleriyle ertesi gün düşman, dün savaş ilan ettikleriyle ertesi gün kardeş oluyorlar.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar ayakta kalmaları çok zordur. Bu nedenle yıkılma korkusu, yaptıklarının hesabını verme korkusu yüreklerini hoplatıyor, gözlerini karartıyor. Bu korkuyla ve can havliyle kudurmuş gibi saldırıyorlar. Saldırganlıkları cesaretlerinden değil, korkularındadır. Dikta rejimlerini sürdürebilmek için her türlü zulmü ve vahşeti yapıyorlar ve yapacaklar.


İstersek yapabiliriz!

1991 yazında, bir platform toplantısı arasındaydı. SSCB’nin dağılması ve sonuçları değerlendiriliyordu. Başkan Öcalan ellerini açarak coşkuyla:

- Yeni bir Ekim devrimi... Ortadoğu’da Kürdistan devrimine dayalı yeni bir Ekim Devrimi! Hatta etkileri ve kalıcılığı açısından „Ekim Devrimi“nden bile daha büyük bir devrim!

Ne diyorsunuz, bunu yapabilir miyiz? dedikten sonra cevabını gene kendisi veriyordu:

„Evet, istersek yapabiliriz. Bu potansiyelimiz var. Yeter ki inanalım ve gereken çabayı gösterelim“ diyordu.

Çoğu Stalinci-Sovyetçi gelenekten olan biz solcular için bu söz çok büyük ve hayali gibiydi. Kürdistan devriminin büyüyen rolünü görmekte gecikiyorduk.

Bugün Kürdistan devriminin anlamı ve önemi çok daha büyüktür, açıktır. Ne Suudi-Katar-Kuveyt gibi aşiretçi şeyhlikler ne de İran-Erdoğan-DAİŞ gibi ırkçı-dinciler halkların geleceği, umudu olabilir.

Kürdistan’ın özgürlüğü bütün bölge halklarının da, ezilenlerin de özgürlüğü demektir.

Bölgenin bütün sömürgeci devletleri ve gerici güçleri emperyal ortaklarıyla birlikte Kürdistan halkının tepesine çullanmaktadır. Bu kapsamlı saldırıya karşı ancak tüm ezilenlerin birliğiyle karşı konulabilir ve kazanılabilir.

Kişisel-ailesel-aşiretsel çıkarlarının ötesine geçemeyenler bu büyük ve kutsal davanın ağırlığını taşıyamazlar. Zaten taşımak da istemiyorlar.

Halkların özgürlüğünü engellemek için Başkan Apo’yu, halkın seçtiği vekilleri, eşbaşkanları hala daha zindanlarda tutanlar hüsrana uğrayacaklardır.

Bu acılı ve karanlık sürecin sonunda aydınlık günler ve doğan kızıl güneş vardır.