
Bize karşı da çok önemli komplolar oldu; dört komplo dönemi var. Birincisi Özal’ın öldürülmesiyle yaşanan Birinci Komplo Dönemi, İkinci Komplo Dönemi: ‘97, ‘98’de yaşandı, Üçüncü Komplo Dönemi: 2003-2004 yılında denendi. Şimdi de Dördüncü Komplo Dönemiyle karşı karşıyayız.
Şimdiye kadar bize karşı uygulanmakta olan NATO gizli ordusunun, gladiosunun bir komplosu devam etmektedir. Dördüncü kezdir çözüme çok yaklaşırken, NATO Gladiosunun komplosuyla karşı karşıyayız. Çözüme karşı yeniden bir gladio komplosu devreye sokulmakta, çözüm engellenmektedir. Şu an yeni bir gladio ile, gladio darbesi ile, gladio komplosu ile karşı karşıyayız. Dönemin iyi anlaşılması için biraz açmak gerekiyor.
Birinci komplo dönemi, Özal döneminde gerçekleşen komplodur. Ben buna çözüme karşı 93 komplosu diyorum. Özal döneminde uluslararası bir gladio vardı. Türkiye’deki gladio da bunun içindeydi ve güçlüydü. Özal bu sorunu çözmek istiyordu. Özal Talabani’ye “Eşref Bitlis de benden yana, bu sorunu çözeceğim” demişti. Talabani “yeter ki ateşkes ilan edilsin” demişti. O dönem bu fırsata bir şans tanımak istedim. Barış, ateşkes ilan ettik. Fakat devlet o dönem çözüme hazır değildi. Özal devleti, askeri, partisini barışa hazırlamamıştı, barışa ikna edememişti. Ateşkesten sonra gladio devreye girdi. O dönem çözümü geliştirmeye çalışan Özal’a ve Eşref Bitlis’e karşı darbe yapıldı. Özal’ı götürdüler. Eşref Bitlis’i de götürdüler ve ekibini de dağıttılar. Bu NATO gladiosunun çözüme karşı geliştirdiği ilk darbedir. Ben buna birinci komplo dönemi diyorum. Bu darbeyi T. Çiller, D. Güreş ve S. Demirel, NATO gladiosu ile birlikte gerçekleştirdi.
İkinci komplo dönemi 97-98 döneminde yaşandı. Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı bu mevcut savaşı sınırlandırma isteğindeydi. Yani savaşı sınırlandırma eğilimindeydi. Erbakan döneminde çözüme yönelik girişimler oldu. Ancak tekrar gladio devreye girdi. Birinci komplo döneminde gladionun başını çekenler Güreş-Çiller ekibiydi. Bu ikinci dönemde ise Türkiye’deki gladionun başını çeken kişi Çevik Bir’dir. O dönem D. Güreş rolünü Çevik Bir oynadı. Hatta bu Çevik Bir, Kıvrıkoğlu’nun genelkurmay başkanı olmasını istemediği için ona suikast girişiminde bulundu. Cezaevine gidip Muzafer Ayata ile görüşmüşlerdi, cezaevi üzerinden benimle de görüşme talepleri oldu. Onlara ulaşmışlar, bana da daha sonra telefon ettiler. Avrupa’ya da bir temsilcilerini göndermişler. Ben onların bu savaşı sınırlandırma isteğine karşılık verdim.
Çözüme şans tanıdım. Yine uluslararası gladio devreye girdi. Bu dönemdeki çözüm arayışımız da bu şekilde komployla boşa çıkarıldı. NATO gladiosunun komplosu sonucu Suriye’ye baskı uygulandı ve Suriye’yi savaşla tehdit ettiler. Benim Suriye’den çıkmam sağlandı. Uluslararası NATO gladiosu bize karşı netti politikalarında, tavırlarında. Benim bu uluslar arası komploda öldürülmem planı da vardı. Benim buraya getirilmemle ikinci barış görüşmeleri de NATO gladiosunun komplosuyla son buldu.
AKP ile yeni bir konsept hayata geçirildi
99’da daha çok askeri ağırlıklı heyet gelip benimle o dönemde, görüştü. O dönemdeki askerler tecrübeliydi, samimi gibiydiler. Onlardan birisi “Oyun büyük, bunu boşa çıkarmamız gerekiyor. Siz ülkeyi bölmek istemediğinizi belirtip şiddetten vazgeçerseniz, her konuyu konuşabiliriz” dediler. Bunun üzerine ateşkes ve sınır dışına çekilme çağrım oldu ve gerillalar sınır dışına çekildi. Ecevit o dönemde bir şeyler yapmak istiyordu çözüme yönelik. Rahşan affı da bu nedenle düşünülmüştü. Gerillayı da kapsayacaktı. O dönemdeki heyetle olan görüşmelerimiz 2001’e kadar devam etti. Daha sonra bilindiği gibi tekrar NATO gladiosu Türkiye’deki gladio ile birlikte devreye girdi. Ecevit’i tasfiye ettiler. Kürt hareketini de o dönemde ikiye ayırmak için çoktan hazırlıklarını yapmışlar. Bu durum Amerika’nın Irak’a müdahalesiyle doğrudan bağlantılıdır. Sonuçta örgütü ikiye bölmek istediler. Hem Kürtlere karşı geliştirilen politikalar hem de Kürtlerin kendi içindeki kopuşlar hakkında çok detaylı çözümlemeler yaptım. Örgüt üzerindeki bu oyun, bu komplo 2002’de başladı. 2002-2004 arası bu kopmalar, ayrışmalar, bu tasfiye politikası yaşandı. AKP de 2002’de bu temel üzerine, bu politikalar üzerine başa getirildi. AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle yeni bir konsept hayata geçirildi. NATO gladiosunun komploları farklı bir şekilde gelişmeye başladı. Bu, üçüncü komplo dönemiydi.
Yeşil komplonun merkezi Washington’dur
Bugüne kadar bu komplolara rağmen ölmediysek, hayatta kaldıysak, hata yapmamamızdan kaynaklanıyor. Dikkatli davrandık. Hata yapsaydık durum farklı olurdu. Örgüte yönelik politikalar ile bana karşı geliştirilen hücre cezaları da başarılı olmayınca yeni bir tasfiye politikasını devreye koydular. Şimdi de Dördüncü Komplo Dönemiyle karşı karşıyayız. Bu yeni bir gladioydu, yeşil gladio! Daha önce buna yeşil komplo dönemi demiştim. Bu yeşil komplonun merkezi Washington’dur. Bu öyle zannedildiği gibi Washington derken sadece Fethullah Gülen anlaşılmamalıdır. Gülen’in rolü burada basittir, onun adını ağza alarak çok da büyütmemek gerekir. Çok daha başka önemlileri var. Hanefi Avcı kitabında imamlardan, imamların örgütlenmesinden bahsediyor. Her birimde sorumlu imamlar olduğunu söylüyor. Ben bütün bu yeni örgütlenmeleri yeşil komplo, yeşil kontra olarak adlandırıyorum. Bunlar her yerde de örgütlenmişlerdir.
Bu dönem diğer dönemlerden daha farklı gelişti. Bu dönemde hem siyasi operasyonlar, KCK operasyonları başladı hem de askeri operasyonlar. İkisi birlikte devreye girdi. Yani hem siyasi hem askeri operasyonlar eş zamanlı olarak yürütüldü. Bu AKP iktidarının politikasıydı. KCK operasyonları diri Kürdü tasfiye etme amaçlıydı. Bu dönemde geliştirilen politikalar daha çok örgütlü Kürtleri dikkate almadan, muhatap almadan onları tasfiye ederek, bunun yerine kendine bağlı yeni sahte bir Kürt yaratma politikalarıydı. Bu Hükümet döneminden önceki komplo dönemlerini Siyah Komplo Dönemleri olarak nitelendirebiliriz. Şimdi yaşanan komplo dönemi ise Yeşil Komplo Dönemidir.
Destek için Kürtlerin kellesi verilecek
Bugün yeni bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye NATO gladiosu ile, ABD ile anlaşmış durumda. Kürtleri topyekün bitirme, tasfiye etme planı devrededir. Ortadoğu’da Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin kellesi Türkiye’ye verilecek. Bu konuda ABD ile anlaşmışlar, bu anlaşma Kürtlerin yok edilmesi üzerinedir. Daha önce ABD ile Türkiye Ortadoğu konusunda tam anlaşamamışlardı, Kürtlerden dolayı tam anlaşamıyorlardı. Kürtlerden dolayı bazı nüanslar, bazı ufak-tefek anlaşmazlıklar vardı. Ancak şu an o anlaşmazlıkları da çözmüş durumdalar. Bugünkü durum 5 Kasım 2007’de Erdoğan-Bush görüşmesindeki anlaşmanın bir benzeridir. Ortadoğu’daki Türkiye desteğine karşılık Kürtlerin KCK şahsında kellesi verilecek. Anlaşma budur!
Daha önce ABD ile AB ülkeleri arasında Ortadoğu politikaları konusunda bir fark vardı. Bazı ufak nüanslar vardı, bir makas aralığı vardı. Ancak şimdi o makas aralığı da kapandı. Birlikte hareket ediyorlar. AKP de bu nedenle kendisini kurtarmak için Amerika’nın bu politikalarına tam teslim olmuştur. Adeta ayaklarına kapanarak kendi iktidarını sürdürme peşindedir. Bu nedenle Kürtleri satıyor. Türkiye, Pakistan ve S. Arabistan, Suriye ve Libya’yı sattıkları gibi İran’ı da satacaklar. Beşar Esad da bu nedenle şu an Türkiye’ye öfkeli. Türkiye ABD ile anlaşarak Kaddafi’yi sattı. Şu an NATO’ya sağlanan İzmir’deki askeri üs de gösteriyor ki, Türkiye tamamen ABD ile anlaşmış durumda ve bütün imkanlarını seferber etmiştir. Kürtleri de bu politikalarla bağlantılı olarak satmıştır. Buna bütün Kürtler dahildir. Suriye’deki, İran’daki, Irak’taki Kürtler de dahildir. Bu süreçte Kürtler Suriye ile de, İran ile de anlaşmaya çalışabilirler. Suriye ve İran’a şu söylenebilir; sakın Kürtleri kullanmaya kalkmasınlar. Bu, onlar için bir felaket olur, onların sonu olur. Ben onları sert bir şekilde uyarıyorum: Kürtlerle anlaşmalıdırlar. Demokratik Özerklik temelinde bir anlaşmaya gidilebilir. Şayet Suriye devleti kabul etmezse Kürtler muhaliflerle hareket edebilirler. Ancak Suriye’deki muhaliflerle birlikte hareket etme durumunda da çaba Suriye’yi demokratikleştirmek yönünde olmalıdır. Şayet bunlar gerçekleşmezse Suriye ve herkes bilmelidir ki Kürtler soykırım kıskacındadırlar. Kürtler bu süreçte var olma-yok olma mücadelesi vermektedirler. Kürtlere imha dayatılmaktadır, ölüm-kalım meselesidir.
Kürtler karşı ittifaklar geliştirebilirler
Bugünden sonraki tabloyu şöyle görüyorum. Suriye ve İran’daki Kürtler özgürlük çizgisinde kalacak ve daha da gelişecekler. Irak’taki Kürtler ise özellikle bir kesimin İran’la derin ilişkileri var ve İran’ın etkisi çok fazla. İran’ın buradaki etkisi köklü olduğu için tamamen İran’dan kopmazlar. Bu nedenle oradaki Kürtlerin politik olarak ikiye bölünme tehlikesi vardır, bu şimdiden görülmelidir. Biz bugüne kadar hiç kimsenin boyunduruğu altına, etkisi altına girmedik, girmeyiz de. Bugüne kadar hep bağımsız kaldık. ABD’nin etkisi altına hiç girmedik, bugünden sonra da girmeyeceğiz. Türkiye, İran, Irak, Suriye de bunları iyi bilsin. Ama Kürtlerin daha fazla üzerine gelirlerse, daha fazla imha, daha fazla tasfiye dayatırlarsa, başka ittifaklar gelişebilir. Kürtler daha farklı ittifaklara yönelebilir. Nasıl ki ABD Türkiye ile ittifak geliştirip Kürtleri imhayı planlıyorsa, Kürtler de bu imhalara karşı ittifaklar geliştirebilirler.
Kürtlerin meşru savunma hakkı vardır, üzerlerine gidilirse, operasyon yapılırsa misliyle cevap verilir. Gerillaya yapılan operasyonlara karşı kimse gerillayı tutmaya kalkamaz. Kendilerini on kat daha iyi savunacaklardır. Bunun önünde bir engel de yok! Kimse de engel olamaz. Ben daha önce Recep Tayyip Erdoğan için Özal mı olacak, Çiller mi olacak diye sormuştum. Erdoğan Çillerleşti. Tercihini Çiller olmaktan yana kullandı. Kürtleri sürekli tasfiye ediyor, hem askeri hem siyasi operasyonla her gün Kürtleri tasfiye ediyorlar. Benim şu andaki duruma ilişkin yorumum; Kürtler soykırım kıskacındadır. Kürtlere karşı yeni bir gladio devrededir. Gelinen aşamada çözüme yaklaşırken bir NATO Gladiosu komplosuyla karşı karşıyayız. Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD’ye vereceği destek karşılığı Kürtlerin kellesi kendilerine verilecektir. ABD ve Türkiye Kürtlerin kellesi karşılığında anlaşmışlar.
Burada halkımıza, örgütlerimize şu çağrıda bulunuyorum: Ben sizlere pratik önderlik de yapmak isterdim, ancak koşullarım elvermediği için teorik önderlik yapıyorum. 15 Haziran’a kadar bu söylediğim çerçevede bir yeşil ışık yakılmazsa, çözümün gelişeceğine dair bir bildirim yapılmazsa, beni ölmüş bilin! Artık ondan sonra yaşanacak olan başkaldırıdır, isyandır, her şey olabilir. Ben buna devrimci halk savaşı diyorum. Tarihi günler yaşıyoruz, tarihi süreçteyiz, önemli gelişmeler olur. Herkes bunların farkında olmalı. BDP, Kandil hepsi bunun farkında olarak hareket ederler.
İmralı’da üçlü yapı var: ABD, Avrupa ve Türkiye
İmralı cezaevi, Türkiye’deki cezaevleri sisteminden çok farklıdır. Ben burada özel bir rehineyim. Diğer cezaevlerinin statüsü burada uygulanmıyor. Buranın statüsü ve yapısı gizli bir anlaşmayla olmuştur. Bu gizli anlaşma ABD’de, AB’nin de fikri ve onayı alınarak yapıldı. Guantanamo benzeri, hatta çok daha sistemli ve ağır koşullara sahiptir. ABD, gizli anlaşmalarla birçok yerde birçok cezaevi kurdu. Bu cezaevi de ABD tarafından kurulan özel cezaevlerinden biridir. Bu gizli anlaşmayla bu cezaevi kurulurken aynı zamanda yapısı ve koşullarının ne olması gerektiğini çizmişler. Burada konuştuklarım anında devlete, CIA’ya, MOSSAD’a gidiyor.
Aslında İmralı bir sistem dahilinde işliyor. Kendine özgü yanları ve derinliği olan bir sistem. Burada üçlü bir yapı var; ABD, Avrupa ve Türkiye. ABD’nin etkisi bilinmeliydi. İmralı’ya geldiğim günlerde beni ilk muayene eden doktor İngilizce konuşuyordu, muhtemelen ABD’liydi. Yanında biri vardı, İsrail’li olabilir. İlk sağlık kontrolünü yaparak, adeta “biz size sağ salim teslim ettik” mesajını verdi. Buradaki sistemin bir ucu CIA’ya dayanıyor. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ne de sıradan yaklaşmamak gerekir, arada bir gelip giden bir heyet olarak görmemek gerekir, burada olup bitenlerden haberleri olduğunu zannediyorum. Avrupa Komitesi’ne bağlı bir oluşumdur, dolayısıyla bir bütün olarak Avrupa Konseyi’nin de bilgisi var. Norveçli bir bayan vardı, burayı ilk düzenleyen kişidir. Norveç’in ABD ile bağlantısını biliyorsunuz, büyük ihtimalle ABD ile de ilişkisi vardır.
‘Milli İmralı Politikası’ uygulanıyor
Burada 24 saat çalışan bir kamera sistemi var. Benim bütün hareketlerim kontrol ediliyor. Gece yarısı kalkıp lavaboya gittiğimde bile kamera hemen bildiriyor. Sıkı biçimde kontrol ediliyorum. Buna rağmen her dakikada bir, bir personel gelip gözetliyor. Zaman zaman hücre cezası da veriyorlar. İşkence var, F tipidir demiyorum.
Türkiye’nin bir de tek başına uyguladığı İmralı politikaları vardır. Buna Milli İmralı Politikaları (MİP) demek gerekir. Türkiye İmralı’ya getirilişimi ikinci Sakarya Zaferi saymıştı. Özellikle komplocu-darbeci kesim benim ve PKK’nin tasfiyesini ‘Doğu’daki İkinci Yunan Harbi’ olarak mitleştirmişti. Kürtlerin bin yıllık Türk tarihinde çok kesin ve belirleyici rol oynayan özelliklerini unutmuş, Yunanlılar ve Ermenilerden daha tehlikeli düşman konumuna yerleştirmişti. Ne de olsa çeyrek asırdır sürdürdükleri savaşı zaferle kapatmak üzereydiler. Adaya getirilişimi iliklerine kadar bir milli zafer havasında kutladılar.
Adaya ayak bastığımda sorguculara şunları söylemiştim: “Beni siz yakalamadınız, buna gücünüz de yoktur. Uzun vadede sizin de çok aleyhinizde olacak bir komplo ile size teslim edildim.” Sorgucular soğukkanlı ve rasyonel yaklaşıyorlardı. Ama son otuz yılda yaratılan şovenist dalga herkesi rasyonel tutum almaktan fazlasıyla kaçınmaya itmişti. Sanırım aralarında yaptıkları birçok toplantı sonrasında benim çözülmekte olduğuma, PKK’nin de benzer bir konumda bulunduğuna, kendiliğinden bir dağılmanın kuvvetli bir ihtimal olduğuna, böylelikle bu 29. isyanın da sonunun geldiğine kendilerini inandırmışlardı. Ayrıca koalisyondaki MHP’nin çok olumsuz tutumuyla birlikte hava barıştan ve demokratik çözümden yana gelişmedi.
Aldatmaca bir yargılama
AKP Hükümetleri döneminde de İmralı süreci çok kötü istismar edildi. İslamî tandanslı AKP’nin Kürtleri kontrol altında tutması karşılığında, özellikle ordunun bir kısmınca hükümette kalması uygun karşılanmıştı. Dolayısıyla mahkûmiyetim ve PKK’nin tasfiyesi AKP açısından da bir varlık nedeniydi. Bu yüzden her şey günlük taktik hesaplara kurban edildi. Barış ve demokratik çözüm için hiçbir adım atılmadı. Sabrımız kötü kullanıldı. 2002-2004 tasfiyeciliği beklenti yaratarak bunda çok olumsuz rol oynadı. AKP İslamiyet’i Türk milliyetçiliğinin hizmetinde kullanırken, hiçbir dinî ve ahlaki ilkeye uymadı. Vicdanın ve inancın gereğini yapmadı. Bu yüzden binlerce genç daha öldü. Devletin büyük maddi ve manevi kayıpları oldu.
Olumlu olan tek yan, devlet içinde daha Cumhuriyet’in kuruluşundan beri var olan darbeci-komplocu kesimle karşıtları arasındaki gerginliğin ilk defa benim İmralı sürecine alınmamla birlikte darbeci-komplocu kesime karşı olanların lehine gelişmesi ve üstünlük kazanmasıydı. Belki de son seksen beş yılın en önemli gelişmesi buydu. İlk defa barış ve demokrasiye doğru adım atılabileceğine dair umutlar yeşermişti. Bunda benim sabrım ve barış ve demokratik çözüme yönelik savunmalarım büyük rol oynamıştı. Kürtlerin, Türklerin tarihindeki yeri anlaşılır olmaya başlamıştı. Ayrıca tüm tasfiye çabalarına rağmen, PKK’nin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin sağlam bir temele dayandığı anlaşılmıştı.
İmralı Adasındaki yargılanmam, özünde Avrupa ulus-devlet sistemi adına Türkiye Cumhuriyeti’ne yaptırılmıştır. İmralı’daki yargılama hukuk dışıdır; yargılamayı reddettiğimi bir cümleyle açıklamıştım. Bir aldatmacadır demiştim. Türk devlet gücüyle gerçekleştirilen bir yargılama değildir. Türk iktidar elidinin bundaki rolü taşeronluktan öteye gitmez. Şüphesiz bu çirkin ve düşünce karıştırıcı bir roldür. On iki yıldır hiçbir hükümlüye uygulanmayan bir infaz statüsü altında bulunmam ve hem Türk yargısı hem de AİHM’nin kendi hukuki normlarına ters düşen bu adil olmayan yaklaşımları, davanın etrafındaki uluslararası komplonun hukuki alanda sürdürüldüğünün ve Gladio’nun hala işbaşında olduğunun kanıtı niteliğindedir.
15 Şubat, Kürtler için soykırım günü
15 Şubat 1925’te biliyorsunuz, Şeyh Sait’e karşı komplo düzenlendi. Bana da 15 Şubat’ta komplo yapıldı. Şeyh Sait’in idam günü 29 Haziran; bana verilen idam kararının günü de 29 Haziran’dır. Bunlar tesadüf değildir, mekanizma bu kadar tesadüfi çalışmaz. 15 Şubat 1925, Kürtlere karşı yapılan soykırımın başlangıcıdır. 15 Şubat’ı Kürtler için soykırım günü ilan ediyorum. Böylelikle Kürt kültürel soykırımının şahsıma yönelik davada açığa çıkmaması için sürdürülen komploya hukuki bir kılıf giydirilmeye çalışılmaktadır. Kürtler üzerindeki kültürel soykırım gerçeğinin inkarı ve kapitalist Batı hegemonyasının çıkarlarının son iki yüz yıldır olduğu gibi devam etmesi istenmektedir.
AİHM hakkımda verdiği 6 Mayıs 2003 tarihli kararında Türkiye Devlet Güvenlik Mahkemesinin verdiği kararı ‘mahkemenin bağımsız olmadığı ve adil yargılanmadığım’ gerekçesi ile uygun görmemişti. Buna karşın bağımsız ve adil karar verme durumunda olmayan bir mahkeme, 20. yüzyılın en kapsamlı bir komplosu sonucu getirilmemin hukuka uygun olduğuna dair görüş belirledi. Bu görüş veya karar özünde tamamen siyasidir ve komplonun devamından ibarettir. Önceden geliştirilmiş planlamanın bir parçası olarak belirlenmiştir. Bu temelde olumlu bir karar çıktığında ancak AİHS’ne göre hareket edilmiş olacaktır. Aksi halde yüce mahkeme de (AİHM) büyük bir siyasi komplonun aleti olmaktan kurtulamayacaktır. AİHM bu sorunu çözemedikçe ve hukuk dışılığa son vermedikçe, dolayısıyla İmralı yargılamasını batıl sayıp düşürmedikçe, asla adil davranmış sayılmayacak; şahsımda Kürt halkına karşı düzenlenmiş bir komplonun etkisine düşme riskinden de kurtulmuş olmayacaktır.
Hukuki beklenti içinde değilim
Yaptığım savunmayla hukuki beklenti içinde değilim. AİHM başlangıçta komployu gizlemekle sistemin emirlerine göre hareket ettiğini ortaya koymuştu. Burjuva hukuku ölçülerinde bile olsa, adaletin tecelli etmeyeceği ilk kararlarında anlaşılmıştı. Fakat savunmanın siyasi sonuçları çok önemliydi. Bu alana ilişkin sadece beklenti içinde olmadım. Büyük söylem ve eylem gücümü de çok sınırlı ve kuşkulu karşılanabilecek yollarla denemeye çalıştım. Dolayısıyla hem hakikat hem de siyaset yolunda geçen on iki yıllık kapalı zindan pratiğini zihnin ve iradenin özgürlüğüne dönüştürmeyi başardım. Benim ve halkımın varlık ve özgürlük mücadelesi için önemli olan buydu. BİTTİ
ABDULLAH ÖCALAN