Türkiye, son 14 yılda ifade özgürlüğü anlamında gittikçe geriliyor. Her ne kadar görünürde AKP’nin basın özgürlüğü üzerinde ciddi bir baskısı olsa da diğer yandan sanatsal ifade ve çalışmalara karşı da hatırı sayılır bir sansür sürmekte. Özellikle son yıllarda sinema, tiyatro ve güzel sanatlar üzerindeki baskılar incelendiğinde, kıskacın ne kadar daraltıldığı net bir şekilde ortaya çıkıyor.

AKP iktidarı, kurmaya çalıştığı kendi toplumsal sisteminde, var olan sanat faaliyetlerine karşın alternatif üretememesi ve bu konuda kadük kalmasıyla birlikte, sanat ve yaşam tarzına baskı uygulayarak bu eksikliğini bertaraf etmeye çalıştı. Dizi ve filmlere “müdahale”, “sansür”, “yasak”, “kitap toplama” vb gibi 14 yılda örnekleri çoğaltılacak birçok politikaya imza attı. 

İş festivallere ve filmlere sıçradığında ilk olarak Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Reyhan Tuvi’nin yönettiği Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek belgeselinin festival yönetimi tarafından sansürlenmesi ile alevlenen süreç; Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun çektiği, PKK gerillalarının yaşamını anlatan Bakûr’la birlikte “Kayıt Tescil” sorununa doğru evrildi. Sonrasında birçok film festivalinde ortaya çıkan kayıt tescil belgesi merkezli uygulama, festivalllerin yarışma bölümlerini “yapılamaz” hale getirirken yeni bir sansür mekanizmasına dönüşmüş oldu.

Türkiye’de sanat alanındaki sansüre dair araştırmalar yürüten Siyah Bant girişiminin 19 festival ile elektronik ortamda yaptığı anket neticesinde (Bu festivallerin 11’inden olumlu yanıt alınırken, 1’i görüşme talebine ret yanıtını vermiş. Diğer 7 festival ise araştırma davetini yanıtsız bırakmış.) hazırlanan ve Haziran ayında yayınlanan “Türkiye’deki Film Festivalleri ve Sanatta İfade Özgürlüğü” raporu, kayıt tescil belgesi ile kurulan bu mekanizmayı mercek altına alıyor.


Bakûr milat oldu

Öncelikle kayıt tescil belgesine uzanan sansür mekanizmasının kronoljik bir hatırlatmasını yapan raporda, milat olarak Demirel ve Mavioğlu’nun İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yasaklanan Bakûr belgeseli gösteriliyor. Türkiye’de daha önce de varolan fakat bu kadar “cisimleşmemiş” sansür mekanizmasının bir belge üzerinden yürütülüyor olmasının hukuki süreçlerinin incelendiği raporda, kayıt tescilin temel işlevi şöyle tanımlanıyor: “Sinema ve müzik eseri sahiplerinin ‘sahip oldukları hakların ihlal edilmemesi, hak sahipliğinin belirlenmesinde ispat kolaylığı sağlanması ve mali haklara ilişkin yararlanma yetkilerinin takip edilmesini sağlamak.” Kayıt tescil belgesinin sansür mekanizması aracına dönüşmesinin sebebi ise ne tür gösterimlerde kullanılmasının zorunlu olduğunun muğlak olması. Bu belirsizlik genellikle ticari gösterimlerde elzem olan kayıt tescili, festivallerde de zorunlu kılmanın önündeki engeli kaldırıyor. Raporda da belirtildiği üzere sansüre olanak hazırlayan yasal zemin 5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’un 7. Maddesine göre yurtiçinde veya yurtdışında üretilen filmlerin “ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasından önce kayıt ve tescile esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesi ve sınıflandırılması” içerisinde yer alıyor.


En çok sansür Kürt özgürlük mücadelesine

Ağırıklı olarak kayıt tescil belgesinin nasıl bir sansür mekanizması haline dönüştürüldüğünü anlatan raporda öne çıkan bir diğer şeyse; sansür uygulanan eserlerin ağırlıklı olarak Kürt özgürlük mücadelesini anlatan yapımlar olması: “Bakur, Bêrîvan, Dersim 38 ve Zenne örneklerinden anlaşılacağı gibi, kayıt-tescil belgesi, devletin gösterimlerini engellemek istediği ve ağırlıklı olarak Kürt hak mücadelesine dair filmlerin gösterimlerinin engellenmesinde kullanışlı bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Başka bir deyişle, Kültür ve Turizm Bakanlığı ilgili kurullar eliyle bir denetim mekanizması oluşturarak filmlere içerikleri sebebiyle müdahale edebiliyor. Filmleri kayıt-tescil belgesi olmadığı gerekçesiyle programdan çıkaran festivaller ise açıklamalarında genellikle bu filmlerin içeriğini mevzubahis etmiyor.” 


İçselleştirilmiş baskı

İşin vahim tarafıysa festivallerin, uygulanan sansür ve baskıyı kayıt tescil belgesi ile “içselleştirerek” bunu teknik bir mevzu olarak görmeye başlamaları. Son olarak, Roboski’de askeri uçaklar tarafından katledilen 34 kişiyi anlatan Bîra Mı’têtın / Hatırlıyorum belgeselini programından çıkaran Ankara Film Festivali yönetim ve jürisinin (Bu olayla Necati Sönmez jüri görevinden istifa etmişti) bunu sadece “teknik ve hukuki” bir gereklilikten öte bir şey olmadığını vurgulaması gibi...

Sonuç olarak kayıt tescil belgesinin sansür aygıtlarından sadece bir tanesi olduğunu belirten “Türkiye’deki Film Festivalleri ve Sanatta İfade Özgürlüğü” raporu; festival mekanları üzerindeki baskıdan yabancı filmlerin gümrükte yaşadığı sıkıntılara, iktidarın medyası ya da bizzat üklenin siyasileri tarafından hedefe oturtulmalarına kadar genişleyen bir baskı yelpazesi çiziyor. Çizilen bu yelpaze elbette sansüre karşı verilecek mücadelenin hukuki ve hak konusundaki sınırlarını da belirliyor...


SUZAN A. DEMİR/ İSTANBUL