
Acısını unutan ülke: Güney Kürdistan - 2
Kandil..! Hayata, insana ve aşka hükmeden tutkuların mekanı; özgür Kürdistan dağları... Kandil; yürekleri avuçlarında özgürlüğe sevdalı insanların diyarı... Kandil; ruhu ince yağmurların, yüreği kırılgan rüzgarların, karanfil sesli sevdaların ışıltılı çığlıkları... Kandil; zaman yoksulu ruhların sözcüklerde saklı isyanı.
Hayata, insana ve aşka dair telaşların fark edilme çabasıyla çoğalan ve çoğaltan Kandil’e imgesini arayan sözcükler eşliğinde giriyoruz. Bizi karşılamaya gelen dostlara da kucak dolusu özlemlerle sarılıyor, bitmeyen bir ağıt gibi kanayan hasretin üstesinden böylece gelmeye çalışıyoruz.
Karşılamaya gelenler arasında kardeşim Leyla da var. Erken geldiğimiz için biraz şaşkın. İlk sözü “heval sizi bu saatte beklemiyorduk” oluyor. Su ısıtmış, sümbülümsü uzun saçlarını yıkayacak. “Geri gideyim de öğlen sonrası geleyim” diyorum. Gülüyor, sarılıyor; sarılıp koklaşıyoruz.
Kandil’in dingin ve çıplak sabahında yoldaşlığın ve kardeşliğin muhteşem tadı damla damla yüreğime akıyor. Bu topraklar ve bu insanlar arasında ruhumun sesini duyar gibi oluyorum. Sabah sabah sürgün yarasına gül tadında merhemler sürüyorum.
Bilge bir gerilla
Bir yandan hasret gideriyor, diğer yandan hazırlıklarımı yapıyorum. Bazı görüşmeler ve çekimler yapmam gerekiyor. İlgili yöneticilerle bir ağacın altına çekiliyor, bunları konuşuyoruz.
Stêrk TV için KCK Yürütme Konseyi üyelerinden Beritan Dersim ve Sülbüs Peri’yle randevulaşıyoruz. Ertesi gün ilk işim bu oluyor. Beritan Dersim’le siyasal gelişmeler, Sülbüs Peri’yle Kadın Konferansı üzerine bir röportaj yapıyorum.
Ardından ‘Tıp Eğitimi’ alan gerillalarla konuşuyorum. Sivil yaşamında sağlık üzerine eğitim almış 10 gerilla Doktor Orhan’dan ‘yoğunlaştırılmış tıp eğitimi’ alıyor. Eğitimin süresi bir yıllık. Önce teorik eğitim, sonra da gerilla hastanesinde pratik eğitim alacak olan adaylar bir yıl sonra mezun olacak ve ihtiyaç duyulan alanlara gönderilecek. Doktor adaylarının bazılarıyla da röportajlar yapıyorum.
Ve..;
Nasıl olduğunu bilemeden birden karşımda Seyid’i görüyorum. Yüreği ve kalemiyle ateşin tam ortasından geçmiş, gerçek aşkına bağlı mücadeleci gazeteci Seyid Evran karşımda beliriyor. Günün sürprizi bu oluyor.
Ölümün yürekleri bıçak gibi kestiği günlerin gazetecisi Seyid’in o herşeyi görmüş gözlerinin içini hep olduğu gibi yine gülüyor. Bakışları her zamanki gibi yumuşak. Gülümsüyor Seyid; o herşeyi anlattığı gülümsemesiyle çevreliyor insanı.
Kürt gazetecilerinin teker teker katledildiği ateşli yıllarda mesleğin onurunu korumuş olan Seyid, 20 yıldır dağlarda yaşıyor. Gazetemiz okurları onu insanın yüreğine işleyen yazılarından tanıyor. Dağların dili olmuş. Özgür Kürdistan dağları onun elinde dile gelip ses veriyor. Şairin dediği gibi “balın zemzeminden vak’anivüs sayfalara tarih anlatıyor…”
Özlemimiz kadar sıcak yaklaşımı ve yaşadığı bunca acıya ve olaya rağmen hayatla olan yumuşak bağıyla Seyid, bir yitik zaman bilgesini andırıyor.
Bu fırsatı kaçırmıyor, Kürdistan kamuoyu onu daha da yakından tanısın istiyorum. Seyid’i kameranın karşısına oturtuyorum. Ne söylersem söyleyeyim yetmeyeceğini, ne sorarsam sorayım eksik kalacağını biliyorum. Bu yüzden sözü daha çok ona bırakıyorum. Seyid söze başlıyor; o konuşuyor, Kürdistan’ın yaralı toprağı yine ve yeniden kanamaya başlıyor...
Birkaç gün dağlarda dolaşıyorum. İster gündüz ister gece olsun dağda her fırsatta toprağının teninden yükselen baharın kokusunu içime çekiyorum. Baharda Kürdistan’da olmak gibisi yok. Topraktan insanın başını döndüren muhteşem bir koku yayılıyor...
Dağdaki son gecemi Sosyal Alan’da; Harun Arkadaş’ın yanında geçiriyorum. Harun’la birlikte Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuğu olduğu canlı yayını izliyoruz. CHP lideri Türkiye’nin ve bölgenin gündemini değerlendiriyor.
Bir süre onu dinliyor, Türkiye’nin ve bölgenin gerçeğinden uzak Kılıçdaroğlu’ndan birşey çıkmayacağına bir kez daha kanaat getiriyor, televizyonu kapatıyor, sohbet ediyoruz.
Tabii, konuğu olduğum yer Sosyal Alan olunca işin rengi de değişiyor. Sosyal Alan dağlarda asosyalleşmeme izin vermiyor. Banyo hazırlanmış, duş almam, giysilerimi değiştirmem gerekiyor. Önce sıcacık bir duş alıyor, sonra da yatmaya gidiyorum.
Mangadan villaya
Ertesi gün ver elini Soran diyor, festivale katılmak üzere Rewanduz’a doğru yola çıkıyorum. Yol sur gibi sıra dağların arasındaki derin vadilerden geçiyor. Yanımızdan Soran Çayı akıyor. Derin vadi yılan gibi kıvrılıyor. Yol bazen en tepeye çıkıyor; bazense en dibe iniyor.
Şöfer genç biri Soran. Onunla sohbet etmeye, çoğrafya hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum. Fakat başarılı olamıyorum. Avrupa’dan geldiğimi öğrenen şoför sürekli olarak bana Avrupa’yı, özellikle de Fransa ve Hollanda’yı soruyor. Nerden öğrenmişse artık Paris’i ve Amsterdam’ı çok merak ediyor.
Ona Soran’ı, Rewanduz’u soruyorum ama, o sorularıma yanıt vermek yerine Paris’le ve Amsterdam’la ilgili sorular sormaya devam ediyor. Ben ondan bana Geliyê Eli Beg’i, Çiyaye Korek’i, Rewanduz’un dokuma tezgahlarını, Soran terzilerini anlatmasını istiyorum ama, o benim ona demir yığını Eyfel Kulesi’ni anlatmamı istiyor. Ne ki içimden gelmiyor. Bir süre sonra da zaten sohbetin tadı kaçıyor. Susuyor, suskunluğu seçiyorum...
Rewanduz üç tarafı da uçurum, kartal yuvasını andıran üçgen toprak parçasında kurulmuş. Arkasında Korek Dağı, karşısında Soran kasabası duruyor. Zagros sıra dağlarının geçiş güzergahındaki Rewanduz çok eski bi yerleşim birimi. Pers Kralı Darius’tan Erdelan Beylerine kadar uzunan uzun ve görkemli tarihi bir geçmişi var.
Soran ise Halepçe katliamından sonra kurulmuş bir kasaba. Katliamdan kaçanlar ile Enfal döneminde köyleri yakılanlar buraya yerleşmiş.
Rewanduz’da Şengêl Balê adında bir tatil köyü kurulmuş. Lüks villalardan oluşun tatil köyünü belediye işletiyor. Kültür turizmi açısından önemli potansiyele sahip Rewanduz ve Şaklawa arasında birçok tatil köyü yapılmış. Festival Komitesi Şengel Balê’deki villalardan birini de bana tahsis etmiş.
Son derece lüks bir villa; güzel de döşenmiş. Kandil’deyken yer altına kazılmış, üzeri de çalı çırpıyla kapatılmış mangalarda kalmış, arkadaşlarla yan yana yatmıştım. Şimdi ise manga’dan villaya terfi etmiştim! Fakat villanın keyfini çıkaracak durumda değildim. Ne de olsa tatile değil, işe gelmiştim. Villaya sadece geceleri yatmaya gelecektim. Eşyalarımı yerleştirir yerleştirmez, kendimi dışarı attım. Çevreyi dolaşmak, halkın arasına karışmak, festival için gelmiş olanlarla tanışmak istiyordum.
Çok sesli ve çok renkli aydın dünyası
Rewanduz’a 21 Nisan günü varmıştım. Festival bir gün sonra başlayacaktı. Konukların neredeyse tamamına yakını gelmişti. Rewanduz ve Soran deyim yerindeyse gazeteci, yazar, şair, sanatçı kaynıyordu. Şerko Bekes’ten Felekeddin Kakayi’ye, Bedirxan Sindi’den Kinyas İbrahim’e, Mukriyani’den Eziz Nemet’e, Masud Hamit’ten Mustafa Resul İzzet’e, Arjen Arî’den Qubat Celilzade’ye dört parçadan ve diasporan yüzlerce Kürt aydını buradaydı.
‘Kürdistan’ın Bülbülü’ Aziz Şaroxi, Gülistan Perwer, Delil Dilanar ve Melayê Ciziri’nin divanını besteleyen Behçet Yahya gibi tanınmış Kürt sanatçıları da aramızdaydı. Onlar da festival boyunca konser vereceklerdi.
21 Nisan akşamını Amed’den gelen dostlarla hasret gidererek geçirdim. Eski dostlarla yeniden karşılaşmanın ve onlarla aynı havayı yeniden solumanın mutluluğu paha biçilmezdi. İlk gece bütün acılarına rağmen haklı kavgamıza ve yoldaşlığa dair güzelliklerle geçti.
Ertesi sabah erkenden kalktık ve festivalin açılışını yapmak üzere Soran’a doğru yola koyulduk. Soran Salonu adı verilen muhteşem binadan içeri girdiğimde gözlerime inanamadım. Son teknolojiye sahip salon harikaydı. Önde bin kişilik konser salonu, arkada üç katlı geniş sergi salonları ve insanın içini açan ferah dekoru ve döşemesiyle salon deyim yerindeyse göz kamaştırıyordu.
Festival Soran Belediye Korosu’nun seslendirdiği Ey Ragip marşıyla açıldı. Açılış konuşmasını da Soran Kaymakamı Kurmanç İzzet yaptı. İzzet, Soran’ın Kürt aydınlarına ev sahipliği yapmasından onur ve mutluluk duyduğunu söyledi. Festivalin geleneksel hale getirileceği ve Soran’ın bundan böyle Kürdistan Gazetesi’nin evi olacağını belirtti.
Bayrak ve bağımsızlık
Soran’ın güler yüzlü ve sanatçı ruhlu kaymakamından sonra kürsüye Güney Kürdistan Bölgesel Hükümeti adına Diyar Kemal çıktı. Kemal, Başbakan Neçirvan Barzani’den mesaj getirmişti. Barzani, ani bir iş nedeniyle Süleymani’ye gitmek zorunda olduğu için festivale gelememişti.
Hükümet adına konuşan Diyar Kemal, “Kürdistan’da bağımsızlığın sağlanması, demokrasinin gelişmesi ve kalıcılaşması için Kürt aydınlarını göreve davet” etti. Kürt Yazarlar Birliği Başkanı Kakemin Botani ve Gazeteciler Sendikası Başkanı Azad Hamedemin de konuşmasının ağırlığını ‘bağımsızlığa’ ayırmıştı. Festival de zaten “Birlikte Bağımsızlığa Ve Güçlü Geleceğe” sloganıyla organize edilmişti.
Burada gündem bağımsızlıktı. Bağımsızlık talebi heyecan yaratıyor, alkışlarla karşılanıyordu. Elbette bu anlaşılırdı zira, bağımsızlık Kürtlerin yüz yıllık özlemiydi. Ayrıca Bağdat yönetimiyle ilişkiler de gergindi. Merkezi hükümet Kürtlerin haklı taleplerini reddediyor, onların kazanılmış haklarını gasp etmeye yelteniyordu. Maliki ismi burada artık Saddam’la birlikte telaffuz ediliyordu.
Bağımsızlık taleplerini paralel olarak bayrak asılması da gündeme gelmişti. Salonun girişine asılı dev Kürdistan bayrağının yanı sıra sokaklara, evlere, iş yerlerine ve arabalara asılan bayraklar da dikkat çekiyordu. Öğlen arasında konuyu birkaç kişiyle konuştum. Konuştuğum kişiler arasında Zahmetkeşan Partisi’nin sözcüsü Rêbaz Mustafa da vardı. Mustafa, “bağımsızlığın alt yapısının olmadığını, bu yönlü ciddi ve kapsamlı hazırlıkların yapılmadığını, Amerika ile Türkiye’nin bu talebin arkasında olduklarını” söyledi.
Bayrak içinse, “güzel, insanda hoş duygular yaratıyor ancak, bayrağın altındaki gelişmeler de önemlidir” dedi ve şöyle devam etti:
“Ekonomik bağımsızlığımızı kazanabiliyor, kendimize yetecek kadar üretim yapabiliyor, petrol ve gaz gelirlerini toplumsal kalkınma için harcıyor ve herkese eşit dağıtıyorsak mesele yok. Bunları yapamıyorsak, bunların yanında demokrasimize bir işlerlik de kazandıramıyorsak sorun var demektir. Bayrakla sanki sorunların üzeri örtülüyor ve şayet öyleyse bence yanlış yapılıyor. Çünkü bayrağı yukarı çekmek kadar, onun altındaki insanı mutlu etmekte önemlidir…”
Toprağın ruhuna uygun bir uluslaşma...
Festivalde tartışılan en önemli konulardan biri de dil ve lehçe sorunlarıydı. Dil sorununun sadece Avrupa’da yaşandığını sanıyordum, ülkede daha derin, daha yaygın tartışıldığına şahit oldum. Dil ve lehçe tartışmaları Soran ile Behdinan arasındaki kültürel farklılıkların çok derin olduğuna da işaret ediyor.
Güney Kürdistan Hükümeti’nin Soranca’yı resmi dil ilan etmesine ve Kurmanci’ye üvey evlat muamalesi yapmasına rağmen çoğu Soran aydını Hewlêr yönetimine, kültürel nedenlerden dolayı uzak duruyor. Konuştuğum bazıları Barzani’nin liderliğindeki bir Kürt devletine mesafeli yaklaşıyor. Soran bölgesi gibi aydını da otonom bir duruşa sahip; kendini merkez alıyor.
Güney’in Soran ve Behdinan olarak iki temel merkez özelliğini koruduğu; toplumsal yarılmanın kapanmak bir yana açılarak devam ettiği açıkça gözleniyor. İran ile Türkiye arasındaki nüfuz rekabeti de aslında kendini en çok burada gösteriyor.
Festivalde gündem bağımsızlıktı ve bu konuda yaygın bir görüş birliği vardı ancak, aşağılara inildiğinde önemli görüş farklılıkları yaşanmaktaydı. Son 20 yılda yaşanan sosyo-ekonomik gelişmeler kültürel ve aşiretsel farklılıklara dayanan toplumsal yapıyı çözmeye yetmemiş görünüyor. Uluslaşma sürecinin tamamlanması tahmin edilenin ötesinde zaman alacağa benziyor.
Kaldı ki geleneksel uluslaşma modelinin birçok sosyokültürel kimliğin kendini idame ettirmeye çalıştığı Kürdistan’da tutmayacağı da anlaşılıyor. Kürt siyaseti ve elitlerinin zamanın ve toprağın ruhuna ve uygun yeni bir uluslaşma model üretmeleri gerekiyor.
Kürtlerin dil, alfebe, kültürel farklılık sorunları bunu gerekli kılıyor. Bu sorunlar yokmuş gibi davranmak, ya da bütün kimlikleri bir kimlik içinde eritmeye kalkışmak sorunu çözmek yerine daha da derinleştireceğe, Kürt halkının düşmanlarının eline koz vereceğe benziyor!
Öğlen arasında ayrıca Soran Salonu’nun bahçesinde düzenlenen resim sergisini de gezdik. Ressam Taib Muhiddin Aziz tekerlekli sandalyeye mahkum biri. Genç bir ressam. Resimlerini yıllarca boya kalemleriyle çizmiş. Son birkaç yıldır da bilgisayarda yapıyor. Aziz’le kısa bir söyleşi yaptım. Kartını ve adresini de aldım. İnternet üzeri yazışacağız.
Kürdistan medyası tartışmaları
Öğlenden sonra Kürdistan gazeteciliği konulu bir panel düzenlendi. Londra’da yaşayan gazeteci Nureddin Weysi’nin yönettiği panele Almanya, İsveç, İngiltere ve Kürdistan’dan gazeteciler katıldı. Panel sonrası tartışmalara geçti. Tartışmalar akşam karanlığına sarktı. Salondan ayrıldık ancak, tartışmayı da yemek salonuna taşıdık ve gece boyunca da tartıştık.
Ertesi günkü panelin konusunda medyaydı. Almanya’dan Hewlêr’e gelip yerleşmiş olan ve Selahaddin Üniversitesi’nde medya ve iletişim dersleri veren İbrahim Salêh, Güney Kürdistan medyası konusunda önemli değerlendirmeler yaptı.
“Burada halk gazetecilerden çekindiği kadar asayişten çekinmiyor” dedi. İnsanların asılsız ve mesnetsiz olarak çok kolay suçlandığının altını çizdi. Tekzip hakkına saygı gösterilmediğini, çoğu insanın bu yüzden mağdur edildiğini belirtti.
Gazete ve televizyonları onları kuran partilerin yönettiklerini, partilerin medya organlarını yakınlarına arpalık olarak tahsis ettiğini, meslekle alakası olmayanların gazeteci olarak atandıklarını söyledi.
Özgür basın olmadığı için sosyal sorunlar başta olmak üzere toplumun karşı karşıya kaldığı birçok sorunun gündeme gelmediğini de belirten Saleh’e göre, medya toplumsal sorumluluğu paylaşmayan ve gazeteci olmayan gazetecilerden temizlenmeliydi... DEVAM EDECEK
GÜNAY ASLAN