Cafer TAR

Hepimiz bundan sonra yaşayacaklarımızın daha önce yaşadıklarımıza benzemeyeceğini biliyoruz; fakat hiç kimse bundan sonra tam olarak ne olacak bilmiyor. Erdoğan Cephesi 24 Haziran'da ilk turda seçimi alarak çok önemli bir eşiği aştı.

Erdoğan artık daha fazla kendine güvenli davranıyor, siyaset alanını tamamen daraltıyor; Erdoğan'ın artık AKP'ye bile gereksinimi kalmadı. Hem kabineyi oluştururken hem de bundan sonra olacakları anlatırken tamamen kendisini merkez alıyor.

Eskiden hükümet kurulurken AKP içi dengelerin biraz olsun payı olurdu; fakat Erdoğan bundan sonra bu dengeleri de dikkate almayacağını kurduğu kabine ile ilan etmiş oldu. Bu saatten sonra sadece; Meclis ve muhalefet partileri değil; bizzat Erdoğan'ın partisi AKP de işlevsiz kılınmıştır.

Biraz ironi olacak ama Erdoğan bir anlamda artık partisiz Cumhurbaşkanıdır. Diğer siyaset kurumları gibi AKP de hükmünü yitirmiştir. AKP'li olmanın; seçilip vekil olmanın fazlaca bir önemi kalmadı; bundan sonra tek geçerli kriter "Erdoğan ve ailesine ne kadar yakın olduğunuz!" olacaktır.

Bir ülke için en kötü şey siyaset alanının daraltılmasıdır; bu tarz ülkelerde insanların bir araya gelip sorunlarını konuşma, çözüm arama, bunu siyasal sisteme aktarma olanakları ortadan kalkar. Her şey yukarıdan belirlenir.

Toplumsal dinamizm her boyutta en asgariye iner, insanlar her alanda daha az üretirler; sanatsal üretim ağır hasar alır, ekonomi iç dinamizmini önemli ölçüde yitirir, neredeyse sadece toplumsal rantın merkezi olarak kimler arasında, nasıl dağıtıldığının belirlendiği bir faaliyete dönüşür.

En önemlisi kamusal vicdan ağır hasar alır; dernekler, vakıflar, mahalle meclisleri benzeri kurumlar üzerinden üretilen; dayanışarak birlikte iş yapma duygusu en asgariye indiği için toplum her geçen gün daha küçük parçalara bölünür.

İnsanların toplumusal kimlik inşaasının en önemli dayanağı olan; parti, dernek, vakıf gibi kurumlar ortadan kalkınca veya işlevsiz kalınca, geriye zamanla sadece cami cemaati ve aile kalır. Erdoğan rejimi böyle bir Türkiye inşa etmek istiyor.

Eski sistemde Meclis mesaisinin önemli bir kısmını kanun yapmak oluşturuyordu; bu durumda komisyonlar çalışıyor, kamuoyu tartışmalara katılıyor, kamu vicdanını zorlayan yasa önerilerini hükümetler geri çekmek zorunda kalıyorlardı.

Yeni sistemde artık bütün bunlar yaşanmayacak; sistemin gereksinim duyduğu düzenlemeler Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile gerçekleştirilecek. Şöyle düşünün: “Artık karşınıza kanun yapma yetkisi bile elinden alınmış bir meclis var!”

Anayasa ve temel kanunlarda yapılacak kimi değişiklikler dışında yasama fonksiyonu tamamen elinden alınmış bir meclis artık fonksiyonel olarak meclis olma vasfını yitirmiştir.

Bütün meclislerin en klasik, en vazgeçilmez görevi bütçe yapmaktı; yeni sistemde bu da önemli ölçüde sınırlandırıldı. Şöyle ki: "Başkan'ın gönderdiği bütçe meclis genel kurulunda reddedilirse, başkan bunu çok önemsemeden geçen yılki bütçeyi enflasyon oranında artırarak yoluna devam edebilecek."

Bütün bunlar yetmezmiş gibi; bir önceki meclis döneminde yapılan tüzük değişikliği ile muhalefetin elinden; söz alma, kendini ifade etme, itiraz etme hakkı alındığı için artık meclisi bir tür platform olarak kullanma olanağı da ortadan kalktı.

En despotik diktatörlerin bile bir meclisi vardı; örneğin Saddam'ın, Mussolini'nin, Salazar'ın bir meclisi vardı. Ama bu meclisler halkın meclisi değil, diktatörlerin meşruiyet üretmek için dayandığı kurumlardı.

Sistemin meclisten ne beklediğini artık biliyoruz, biz de bu koşullarda meclisten ne beklediğimizi tespit etmeli ve buna denk düşen bir politik pratik ortaya koymalıyız. Kimsenin değirmenine su taşımamalı; siyaseti asla meclisle sınırlamamalı ve her şeyi yeniden bir kez daha düşünmeliyiz.......