“Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar durumu ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır; bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir.”
Peki öyle mi? Halen Erdoğan olayı bir istihbarat işi olarak görüyor. Ve amacın PKK’yi bitirmek olduğunu söylüyor. Karşı tarafı tanımayan, bırakalım bir tarafın üstünlüğü bir tarafın diğer tarafı bitirmesi propagandasının yapıldığı sürece ne denir? Nasıl değerlendirilir? Medya müzakere diyor. İktidar müzakere demeyin diyor. Müzakere iki taraflı olur. Bu görüşme amacı silah bırakma, terörü bitirme diye tanımlanılan görüşmedir diyor.
Görüşme mi, müzakere mi yoksa ne? Kelimelere takılmamak gerekir. İşin aslıyla ilgilenmek önemlidir. Ancak kelimelerin arkasındaki mantığı çözümlemek gerekir. Yürütülen tartışmaların altında yıllardır süregelen Kürtleri, Kürt hareketini “adamdan saymayan yaklaşım” vardır. Yürütülen siyaset pozitivist bir siyasettir. Çok kaba bir özne nesne ayrımı halen yürütülmektedir. İktidar özne Kürtler nesnedir. Yürütülen tartışmalarda kullanılan dil hukuk dilidir. Verilen vaatler, söylenen sözler hukukidir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki insanlık tarihinde hukuk toplumsal işleyişte iktidarın yürümesinin bir örtüsünden ibarettir. İşleri yürüten hukuk değil ahlaktır. Bu yönlü yürütülen siyasetin ahlaka dayanması fonksiyonel olması için şarttır. Sürecin halen net olmadığını söyleyenler var. Nettir. Demagojiyle yürütülmeye çalışılan bir savaş vardır. Yani yapılan yeni kavramlarla süslenmiş eski savaştır. AKP kalemşorlerinden Türköne şimdiye kadar ki süreci demokratik entegrasyon olarak tanımlarken şimdi AKP, yürütülen politikaları entegre strateji olarak tanımlıyor. Yani gün geçtikçe yeni kavramlar ekleniyor bu mücadele sahasına. Yeni kavramlar eklense, yeni isimlerle tanımlansa da Kürtler açısından çok iyi bilinen ve çok yaşanan bir süreç tekrardan yaşatılmaya çalışılıyor. Ki egemenler sadece silahlarla değil şimdi pek çok çeşit savaşı bu topluma dayatmaktalar. Yaşanan çok ağır bir savaş sürecidir.
Yaşananlara rağmen bazı kesimler barıştan çok bahsediyor. Sayın Öcalan aynı eserinde ilkesel barış için üç koşul belirtiyor; “Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.
Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece saldırmamayı ahdetmektedirler. Askeri üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sükûnet olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Haklı ya da haksız hangi taraf olursa olsun, bir taraf silahla üstünlük sağlamadan, iki tarafın savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, yine konumları ne olursa olsun taraflar sorunların çözümünde toplumların ahlâki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlâki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz”
Belirtilenleri esas alarak süreci değerlendirdiğimizde görünen o ki halen iktidar ciddi değildir. Politikanın ahlakından yoksundur. Ve nihai hedef diye umut edilen barış konumuna varabilmek için alınacak çok yol vardır. Kürt-Türk halkları ve öncülerini büyük bir mücadele beklemektedir. Kimsenin farklı yaklaşmaması gerekir. İktidarın düşürmek istediği hendeğe düşmemek gerekir. Hendeğe düşmemek kadar bu yolda ilerlemede dikkatlerin çekilmesi gereken noktalar nedir?
Büyük tehlikeler içeren önümüzdeki süreçte halen Kürt halkı bilcümle soykırım tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu süreçte yapılanlar ve söylenenlerle gelecekte Kürtlere yapılacak çok daha büyük soykırımlar için Türkiye kamuoyunda bir zemin yaratılmak istenmektedir. Yapılan propagandaların bir boyutu da budur. Bunlara karşı Kürtler her şeye rağmen ekonomik, sosyal, politik örgütlenmelerini kurmak, geliştirmek zorundadır. Örgütlü olmayan bir kent, köy hatta örgütlü olmayan bir insan bile kendini savunamaz. Savunmasız olan bir toplumla da kimse barış yapmaz sadece ezmeye, bastırmaya, tasfiye etmeye çalışırlar. Ya da en fazla iktidarın “barış oyununun” bir enstrümanı olmaktan kurtulamazlar. Bunu aşmak için Kürtler demokratik siyaset konumunda olmalılar. Bu da siyasetin ahlaki temelde rolünü oynamasıyla gerçekleşir. Bu süreçte Kürtlerin kendi öz örgütlülüklerini güçlendirmek kadar Anadolu halklarının demokrasi mücadelesiyle ortaklaşması, birlikte hareketi, kitleselleşmeyi yakalamaları öncelikli şeylerden biridir. Bunun için tüm devrimciler iktidarın uyguladığı çarpıtma, yalan dolana karşı Türkiye halklarını aydınlatmalı, öncülük rollerini oynamalılar. Bu unutulmamalıdır eski savaş yeni kılıf ve söylemlerle derinleştirilerek yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.
Diğer bir nokta ise gelişen her ne süreç olursa olsun Kürt halkının öz savunmasının gerekli olduğunu unutmamak gerekir. Yaşanan tüm kazanımların bu öz savunma mücadelesiyle sağlandığını görmek gerekir. Gelecek hangi şekilde şekillenirse şekillensin öz savunma sistemi güçlü bir halk imha inkar dahil gelişebilecek her şeye hazır olur ve avantajlı olur. Barış isteniyorsa savaşa da hazır olunması gerekir. Özelde Kürt gençliği bunu iyi görmeli ve buna göre hareket etmelidir. Eylül 1993’te Oslo’da gerçekleşen Filistin-İsrail görüşmelerinden sonra gelişen süreci hatırlatmak yeterlidir.
Çağımızda yürütülen savaşların sadece silahla ve cephelerde yürütülmediğini bilerek toplumun her yönden öz savunmanın yapılabilmesi şarttır. Bu anlamda her şeyin endekslenmesi gereken şey çözüm değil direniş gücünün yükseltilmesi ve toplumsal inşaya yansıtılmasıdır.
Yeni kavramlarla eski savaş