
Dünya tarihinde var olan her devlet, kendi açısından ahlaki hakkı ve adaleti olduğunu iddia ederek yurtdışındaki eylemlerini haklı çıkarma girişiminde bulunmuştur. Sadece kökten dinci rejimler ya da DAİŞ gibi devlet dışı aktörler bugün hala ‘Allah’ın kendi taraflarında’ olduğuna dair ısrar ediyorlar. Fakat 1914-18 Birinci Dünya Savaşı gibi yakın bir tarihte de savaşan her iki emperyal güç, ‘Tanrı’nın kendi taraflarında olduğu’ konusunda ısrar etti.
Bugün İngiltere gibi modern devletler, ulusal çıkarlarını savunma, insan haklarının korunması ve müttefiklerini destekleme temelinde, dış politikalarını haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Britanya hükümeti, 23 Kasım tarihinde yayınlanan 2015 Stratejik Savunma ve Güvenlik Değerlendirme Raporu’na “ekonomik güvenliğin” savunulması olan dış politika amaçlarını desteklemek için ek bir argüman ekledi. Gerçekte Başbakan David Cameron, önsözde “ulusal güvenlik ekonomik güvenceye bağlıdır” şeklinde belirtmektedir.
Değerlendirme Raporu’nda “Birleşik Krallık insanlarını koruma, sivil özgürlüklerin teşvik edilmesi, hukukun üstünlüğünü koruma ve farklı din ve inançlara hoşgörülü çeşitli, entegre toplulukları inşa etmede gurur verici bir geleneğe sahiptir” deniliyor.
Net olunması gerekir ki; insan hakları, sivil özgürlükler, hoşgörü, hukukun üstünlüğü gibi değerler, neredeyse hiç kimsenin itiraz veya muhalefet etmeyeceği değerlerdir; tıpkı Cameron’ın Birleşik Krallığın dünya çapında bu temel değerleri korumak amacıyla müttefikleriyle “elele çalıştığı” konusundaki ısrarına rağmen, İngiltere veya onun batı müttefiklerinin özel mülkiyeti olarak tasvir edilemeyeceği gibi.
Aslında bir devletin herhangi bir rakibi üzerinde üstünlük iddia etmesi ya da kendi başına her türlü prensiplerini dayatmaya çalışan bir dünya polisi olmanın ayrıcalığını varsayması oldukça tehlikelidir. Böyle bir durumun yaratılması gerçekte son derece kibirli bir haldir, fakat zaten kimse şimdiye kadar David Cameron’ın mütevazı ya da alçakgönüllü bir kişi olduğunu iddia edebilir.
Değerlendirme Raporu, içlerinden biri hayati olan temel amaçlarının ana hatlarını çizerek şöyle devam ediyor: “Denizaşırı istikrarını inşa etme, değerlerimizi koruma, kırılgan devletler ve bölgeler üzerinde kalkınma çabalarımıza daha fazla odaklanma.” Bunu başarmak için Değerlendirme Raporu, Birleşik Krallığın “özellikle Körfez ve Afrika olmak üzere, Ortadoğu’da güvenlik ortaklıklarımızı güçlendirdiği” konusunda ısrar etmektedir. İlginçtir ki, rapor sıkça NATO’ya atıfta bulunurken ve Türkiye elbette NATO’nun bir üyesi olmasına rağmen, bu konuda Türkiye’ye değinmiyor. Rapor, aynı zamanda muhtemelen Türkiye anlamına gelen Körfez Devletleri dışında, Ortadoğu’daki “diğer müttefiklere” dolaylı atıfta bulunuyor. Birleşik Krallık genellikle iyi bir neden olmadıkça Türkiye ile ilişkilerini duyurma konusunda çekingendir. Fakat kesinlikle Cameron’ın Türkiye’yi önemli bir müttefiki olarak ele aldığını varsayabiliriz.
Rapor, Birleşik Krallığa, onun NATO müttefiklerine ve küresel güvenliğe yönelik iki ana tehdidinin olduğunu ileri sürüyor. Bu iki tehdidin, uluslararası terörizm ve Rusya olduğu söyleniyor. Terörizme gelince, raporda İŞİD’ten (ya da DAİŞ) bir çok kez bahsedilmektedir, fakat terörizmden bahsederken sadece DAİŞ ya da İslami terörizmi ima etmemektedir. Diğer terörizmlere açıkça itafta bulunmaktadir; örneğin Kuzey İrlanda’da devam terörizm tehdidi gibi. Aslında, Birleşik Krallık terörle mücadele yasaları altında yasaklanan bu grupları değiştirme, gözden geçirme ya da güncellenmesine dair herhangi bir niyet belirtisi yoktur. Bu yasaklama listesi kuşkusuz diğerlerinin yanı sıra, şu anda Kürdistan İşçi Partisi’ni de (PKK) içermektedir.
Rapor, terörizm tehditlerinin yurtiçinde ve yurtdışında büyümekte olduğunu savunarak “dünya bugün beş yıl öncesinden daha tehlikeli ve belirsiz” demektedir. Bu ifade tarafından sunulan anti-terörizm mevzuatına yönelik çok az gevşeme umudu olduğu görülüyor. Yasanın önümüzdeki dönemde daha da sert olması muhtemeldir. Buna ek olarak, rapor savunmanın “terörizm, radikalleşme ve aşırıcılık ile mücadele konularına öncelik vereceğini” belirtmektedir. Oldukça açık bir şekilde partiler üstü siyasi önyargılar bu raporun sonuçlarını belirlemektedir. Bu, Rusya ve terörizmin ikiz düşman olduğu bir Yeni Soğuk Savaş’ı yansıtmaktadır. Ulaşılan sonuçlar, ülkenin stratejik ittifakları ve Amerika Birleşik Devletleri, Körfez ülkeleri ve Türkiye gibi temel müttefiklerinin taleplerinin gözönünde bulundurulmasından etkilenmektedir. Yeni Soğuk Savaş zihniyeti, raporda Rusya’ya ayrılan bölümde açıkça bellidir; şöyle denilmektedir: “2010 yılında Lizbon’da düzenlenen NATO zirvesinde, Rusya ile bir ortaklık inşa etmek için müttefiklerimiz ile çalışma taahhüdünde bulunduk. Ancak o zamandan bu yana Rusya daha agresif, otoriter ve milliyetçi, kendini giderek Batı’ya karşı tanımlayan bir hale geldi. 2014 yılında Kırım’ın yasadışı ilhakı ve Doğu Ukrayna’da ayrılıkçılara inkâr edilebilir, hibrit taktikleri ve medya manipülasyonun kullanımı yoluyla devam eden destek, Rusya’nın geniş uluslararası standartların işbirliği ve çıkarlarını güvence altına almadaki isteksizliğini göstermiştir.”
Bu iddialar ağır şekilde önyargılı ve tamamen hatalıdır. Rusya’nın “daha agresif, daha otoriter ve milliyetçi” olarak karakterizasyonu, örneğin kolayca Türkiye, Suudi Arabistan ya da Katar’ı tanımlamak için kullanılabilir sözler, fakat bunlar İngiltere’nin temel müttefikleridir. Gerçekte, bu üç ülke Suriye’de ve Irak’ta aşağılık zulümleri gerçekleştiren DAİŞ ve El Nusra Cephesi gibi radikal İslamcı terör gruplarının büyümesini desteklemiştir. Dolayısıyla Birleşik Krallık “yurtta ve yurtdışında terörizm, radikalleşme ve aşırılığa karşı mücadelede öncelik” istiyor demek rapor açısından faydasız ve absürdtür.” Bunun basitçe açıklaması, Birleşik Krallığın sorunun kökenine varması ve bu İslamcı terörizmi -hala silah yardımı, finanse ve Suudi Arabistan’ın resmi devlet ideolojisi olan köktendinci Sünni İslam denilen Vahabizm şeklinde ideolojik desteği alırken- ortadan kaldırması asla mümkün olmayacaktır.
Rusya’ya geri dönersek, gerçekte Birleşik Krallık ve Batı, Moskova’yı Vladimir Putin yönetiminde bir tehdit olarak görmektedir; bunun nedeni basitce ülke artık NATO’nun diktelerine diz çökme ve her fırsatta Washington’a küçük ortağı oynama konusunda istekli değil. Rusya tarihsel olarak büyük bir dünya gücü ve makul olarak diğer küresel güçler tarafından Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi eşit saygı ile muamele görmek istiyor. Bu Rusya adına gayet adil bir talep ancak bu batı ittifakının Suriye’de devam eden çatışmanın parçasını oluşturduğu tehlikeli bir yeni Soğuk Savaş başlatmasına yol açtı. Tıpkı Afganistan’da Sovyetler Birliği ile savaşması için 1970’lerde Batı tarafından desteklenen ve teşvik edilen mücahitler gibi, DAİŞ gibi grupların büyümesi en kesin şekilde Batı politikasının eserleri olarak görülebilir. Aslında, yakından incelendiğinde görülecektir ki İslami köktendincilik her zaman işçi hareketleri, komünist ve sosyalist partiler gibi sol ilerici güçleri zayıflatmak ve onlara karşı savaşmak için batı ve özellikle batının bölgesel Ortadoğu müttefikleri tarafından desteklenmiştir. Bugün DAİŞ tarafından PYD ve PKK’ye yönelik savaş bu açıdan bakıldığında anlaşılabilir.
Cameron’ın stratejik savunma raporu, DAİŞ’i yenilgiye uğratmak için yöntemler temin etmeyecektir çünkü rapor sorunun kökenine -yani DAİŞ’in halihazırda bahsedilen belirli devletlerden aldığı finansman ve desteğin üzerine- gitmede başarısızdır. Bu muhafazakar politika dokümanı bunun aksine, bir Yeni Soğuk Savaş için mücadele etmek ve Rusya’yı zayıflatarak Ortadoğu’da stratejik kazanımlar elde etme girişiminde bulunmak ve Batı’nın müttefikleri olan Türkiye ve köktenci İslamcı rejimlere tehdit oluşturan Kürt hareketi gibi seküler ilerici güçleri zayıflatmak için politik olarak DAİŞ tehdidini kullanmayi tercih etmektedir. Yani sonuç, bu savunma raporuna büyük bir dikkatle yaklaşın, olmalıdır. Tarafsız bir belge olmaktan uzaktır ve yeni soğuk savaş için bir gerekçe olması gerektiği anlamına gelmektedir.
Çeviri:Suna Alan
* İskoçyalı tarihçi ve Sosyalist Tarih Toplumu Sekreteri