
Yeni sürecin temel karakterleri neler? Özelliği ne, bu konuda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mektubu var. Amed Newrozu’nda tüm kamuoyuna yapılan açıklaması, çağrısı oldukça kapsamlı her cümlesi derin ve büyük anlamlarla yüklü. Yine görüştüğü heyetlerle yaptığı tartışmaların sonuçları var. Bunların önemli bir bölümü basına da yansıdı. Dünyada Kürt Halk Önderi Öcalan kadar açık olan, açıklık ilkesini esas alan bir kişi daha var olmamıştır.
Kürt Halk Önderi’ne kalsa her şey açık olmalıdır, her şey açık konuşulmalıdır, açık tartışılmalı, açık kararlaştırılmalı, her şey birlikte tartışılıp kararlaştırılmalı ve birlikte yapılmalıdır. Bunu baştan beri parti ve gerilla çalışmalarımıza hakim kılmaya çalışmıştır. En son Newroz çağrısının bu kadar açık yapılması da bundan kaynaklanıyor. Dolayısıyla aslında Önder Apo açısından gizlilik diye bir şey yok, gizliliğe ihtiyaç yok. Fakat başka güçler açısından var. Başka güçlerin süreci yürütme, sürece katılması açısından var. O nedenle bir yöntem, kural olarak bunu uygulamaya çalışıyorlar. Bizim böyle bir sorunumuz yok, önderlik ve hareket olarak. Ne gizliliğe ihtiyacımız var, açıklıktan korkma durumumuz var, ne de kuralsız, disiplinsiz hareket edecek kadar örgütsüz ve zayıf bir duruşumuz var. Bu bakımdan bu bizim sorunumuz olmuyor. Hem açıklıktan yanayız, hiçbir şeyin gizli kalmasını istemiyoruz, hem de istediğimiz şeyi, istenilen tarzda yapacak kadar bir disipline, bir örgütlülüğe sahibiz. Öyle rastgele, paramparça hareket eden bir durumda değiliz.
Sonuçta düşünceler kamuoyuna yansımış oldu. Kamuoyu tek taraflı bir bilgilendirmeden bir nebze kurtulmuş oldu. Yalnız başına hükümet bilgilendiriyordu, bazı AKP sözcüleri süreç şudur diye kamuoyuna ifadede bulunuyorlardı. İlk defa bir kuralsızlık ve hırsızlık sonucunda Önder Apo’nun kendisini ziyaret eden milletvekili heyetiyle yaptığı tartışmalardan birisi basına yansımış, kamuoyuna ulaşmış oldu. Kamuoyu böylece İmralı’da nelerin tartışıldığını Önder Apo’nun görüş ve düşüncelerinin neler olduğunu kısmen öğrenme imkanı buldu.
Kürt Halk Önderi Öcalan bütün bunlarda net olarak süreci tanımlıyor. Bu temelde devlet heyetiyle yürüttüğü tartışma sonucunda ortaya çıkardıkları bir yol haritası var. Bu yol haritasını hem devlete hem de Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne sundular. Önder Apo’nun mektupları diye BDP, PKK ve Avrupa’ya gönderilen mektuplar bunlardı. Bunlara Kürt Özgürlük Hareketi ve mektupların muhatapları gereken cevapları verdiler. Hükümet kanadından da bir cevap oluştu. Bütün bunları topladı, aldı, değerlendirdi. Kürt Halk Önderi 21 Mart günü Amed meydanında yaptığı tarihi açıklamayı, böyle bir süreç sonucunda, bu bilgileri aldıktan sonra kararlaştırdı ve hazırladı. Öyle bir anda ortaya çıkmadı. Çalışmasız hazırlıksız olmadı. Tek başına yapmadı. Bunu herkes bilmeli. Mektupların içeriği neydi, onlar heyetlerle tartışmalarda var. Kamuoyuna yansıyan İmralı tartışmaları metni, mektupları çok daha geniş bir biçimde özetliyor, içeriyor.
Amed’de okunan mektup üçüncü yol haritası oluyor
Mektuplar Kürt Halk Önderi Öcalan’ın yakın dönemde sunduğu üçüncü yol haritası oluyor. Birincisi 15 Ağustos 2009’da AKP Hükümetine teslim edildi. Hükümet uygulamaya koymadığı gibi, muhataplarına da vermedi. Kamuoyuna ulaşmaması için her türlü yasağı, engeli geliştirmeye çalıştı. Çok sonradan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üzerinden Kürt halkına ve kamuoyuna bu metin ulaştı. Şimdi kitap olarak basılmış yayınlanmıştır. Ama muhatabı olan hükümet tarafından uygulamaya konulmadı. Dolayısıyla da pratikleşen bir metin olmadı. İkinci yol haritası Mayıs 2011’de 3 protokol halinde hazırlanmıştı. Oslo ve İmralı görüşme ve tartışmaları sonucunda ortaya çıkartılmıştı. 12 Haziran seçimleri öncesinde ilgili muhataplara sunuldu, seçimler ardından uygulanması gereken siyasi sürecin temel özelliklerinin kararlaştırılmasını ifade ediyordu. Bunu da kamuoyu biliyor. Çeşitli biçimlerde polis baskınlarında bunlar da bulunup kamuoyuna duyuruldu. Oslo görüşmeleri metni diye çeşitli çevrelerden sızdırılıp basına yansıtıldı.
Kürt Özgürlük Hareketi onlara olumlu yanıt verdi. Kürt Özgürlük Hareketi olarak böyle bir sürece girmeye hazır olduğumuzu biz ifade ettik. Hükümet kanadı ise 12 Haziran seçimine kadar oyaladı. Seçim ardından bu protokolü reddederek PKK’yi imha ve tasfiye amacını güden bir topyekûn özel savaş planı hazırlayıp bu plan temelinde saldırıda bulundu. Geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süreç böyle oldu. Mücadele tarihimizin en kapsamlı, en derin, keskin bir çatışması yaşandı. Türkiye savaş tarihi açısından da bu böyledir. Türk ordusunun savaş tarihinde de 2011-1012 savaşlarının yerinin olduğu ileriki süreçte yer alacağı kesin.
AKP’nin imha ve tasfiye planları boşa çıktı
AKP de kendinden önceki özel savaş hükümetleri gibi PKK’yi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni şiddet yoluyla topyekûn özel savaş konsepti temelinde yok etmeyi, imha ve tasfiye etmeyi umut etti, hesap etti, planladığı tüm gücünü seferber ederek şansını denedi, saldırıda bulundu. Tabii kendinden önceki tüm hükümetler gibi AKP de bu saldırıda başarılı olamadı, planı bozuldu, PKK’yi imha ve tasfiye amacını başaramadı. Başaramayınca da topyekûn özel savaşla PKK’yi imha edemeyeceğini anlayınca bu sefer mücadele yol ve yöntemlerinde değişiklik yapmak zorunda kaldı. İçinden geçtiğimiz süreç de bunu gerektiriyor.
Ortadoğu’daki çatışmalı durum, Suriye’deki gelişmeler, Türkiye’deki iç durum-iktidar mücadelesi, AKP’nin orduyla, Ergenekoncu çizgiyle yürüttüğü mücadele, bu mücadelede yeni anayasa yapımı, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçimler gibi iktidarı belirleyen bir siyasi sürecin var olması AKP’yi bütün bunlarda başarılı olmak amacıyla mücadele yol ve yöntemlerinde değişiklik yapma zorunda bıraktı. Silahlı şiddetle PKK’yi imha ve tasfiye ederek kendisini Türkiye’nin tek egemeni haline getirip bütün bu konularda başarılı olmak, 2023 hedefini iktidarda karşılamak istiyordu. Planı ve hedefi buydu. Bunun başarılı olmadığını görünce şimdi siyasi mücadeleyi öne çıkartarak silahla başaramadığını siyasetle başarmak istiyor. Yeni sürecin temel karakteri de budur.
Bu bakımdan süreç nereden doğuyor? Birinci olarak AKP’nin 12 Haziran 2011 seçimleri ardından PKK’yi topyekûn özel savaşla imha ve tasfiye etme umudu, hesabı sonraki bir buçuk yıllık saldırıyla başarıya ulaşmadı, boşa çıktı. Siyasi gelişmeler Türkiye ve bölge açısından AKP’nin savaş yürütmesini olanaksız kıldı. Savaş yürütmekte ısrar ederse çözüleceği, dağılacağı bir olasılıkla yüz yüze geldi. Bu bakımdan AKP savaş yürütemiyor. Savaşın kendisini çözeceğini, çökerteceğini görüyor. Mücadelede yol ve yöntem değiştirmek istiyor. Savaşın yerine siyasi mücadeleyi koymaktan yana görünüyor, ifadeleri budur. Başbakan da silahlar sussun fikirler konuşsun dedi, demokratik siyasetle sorunlar çözülmeli dedi. Terörle mücadele, siyasetle müzakere yaklaşımı içinde olacaklarını belirtti. Kamuoyuna bu konuda bazı temel deklarasyonlarda bulundu.
Kürt Özgürlük Hareketi de AKP Hükümetinin imha ve tasfiye planı karşısında devrimci halk savaş stratejisiyle topyekûn bir direniş içinde girdi. Burada imha ve tasfiye planını boşa çıkartmak kadar, Kürt sorununun Demokratik Özerklik çözümünü böyle bir direniş içinde gerçekleştirmeyi de hedefledi. Gücümüzle ve silahlı direnişle Demokratik Özerklik devrimi yapmak istedik. Dördüncü stratejik dönemin temel karakteri buydu. Bu temelde 2011-2012’de çok kapsamlı ve derinlikli bir savaş içinde olduk. Gücümüzü seferber ederek devrimci halk savaşını geliştirmeye çalıştık. Sonuç ne oldu?
AKP şansını denedi, başarılı olamadı
2012 yıllı sonu itibariyle AKP’nin imha ve tasfiye planlarını boşa çıkardık, Kuzeyde devrimci halk savaşı belirli bir gelişme sağladı, Demokratik Özerklik yönetimi Botan’da, Zagros’ta daha örgütlü hale geldi, daha kararlı hale geldi, kitlesel gelişme gücümüz arttı. Rojava’da 19 Temmuz devrimi gerçekleşti. Orada Demokratik Özerklik sistemini inşa edecek bir siyasi ve askeri durum ortaya çıktı. Bakur’da önemli gelişmeler sağladık; ancak kendi Demokratik Özerklik çözümümüzü sağlayacak düzeyde devleti çözülüşe uğratamadık. Başarısız kıldık, ama kendimizi tam başarılı hale getiremedik. Sonuçta bizim de durumumuz karşı tarafın planını bozan, ama kendi planını tam başaramayan bir duruma düşmek oldu.
Kürt Halk Önderi Öcalan şunları gördü: AKP şansını denedi, başarılı olamadı. Siyasi mücadele zeminine çekmek ve bazı adımlar attırmak imkan dahiline girmiştir. PKK de devrimci halk savaşı yürüttü, önemli gelişmeler yarattı, ama tam sonuç alamadığı ortamda bu gelişmeye dayanarak karşı tarafın siyasi mücadeleye ihtiyacını da görerek geri kalanı demokratik siyasi mücadeleyle başarma temelinde yol ve yönteminde bir değişiklik yapmayı gündeme getirdi. Bu siyasi stratejik süreç böyle gündeme geliyor.
Bunun felsefik, ideolojik boyutla da uyumlu olması, Önder Apo’nun düşüncesiyle, felsefesiyle, ideolojik ilkesiyle uyumlu olması böyle bir süreci daha kararlı yürütmesini beraberinde getirmektedir. Diğer yandan bölgedeki gelişmeler de bunu gerektiriyor. Türkiye’deki durum, seçim durumu, iktidar mücadelesi, yine AKP ve PKK savaşının geldiği sonuç, diğer yandan ise Suriye üzerinde yaşanan Üçüncü Dünya Savaşının durumu böyle bir siyasi karar vermeyi gerektiriyor. Önder Apo bunları değerlendirerek karar vermiş bulunuyor.
Suriye’de taraflar iç dayanaklar yaratıp çatıştırmayı geliştirdiler. Ama şunu herkes gördü ki, iç güçlerin çatışma durumu yok, Suriye’deki mücadele iç mücadele olmaktan çok, bölgesel ve küresel bir mücadele. Ancak dış güçler de mücadeleyi de küresel ve bölgesel bir savaşa dönüştürmeye cesaret edemediler. Çünkü öyle bir savaştan hiç kimse başarılı çıkacağına güvenmiyor. Sonuç 2013’e girerken Suriye üzerinde çözüm arayışları yoğunlaşıyor, ama bu çözümün yönü savaştan tarafa değil, siyasi uzlaşmadan yana oluyor. ABD-Rusya görüşmeleri, Rusya-Çin görüşmeleri, ABD-Avrupa görüşmeleri Suriye üzerinde bir siyasi uzlaşmacı çözüm arama eğilimini çok daha öne çıkartmış bulunuyor.
Suriye çözümü bölge çözümü olacak
Suriye çözümü böyle gelişirse bu sadece Suriye sınırları içine dair bir çözüm olmayacak. Suriye çözümü bir Ortadoğu, bölge çözümü olacak. Suriye’deki çözüm ne olacaksa yeni süreçte Kürt sorununun çözümü, Kürdistan’ın statü kazanması ona göre olacak. Dolayısıyla Kürdistan’daki durumu Kürt sorunu üzerindeki mücadeleyi bu durum doğrudan etkiliyor. Bir de taraflar bunu gördüler. Yarın öyle bir süreç gelişirse bir Ortadoğu masası kurulursa bunun üzerinde hem Kürt sorunu olacak, dolayısıyla Türkiye’nin mevcut durumu olacak, bütün eller bunun içine girecek ve herkes kendi çıkarı doğrultusunda Kürt sorununu da Türkiye’deki durumu da kullanmaya çalışacak. Türkiye bundan korkuyor.
Böyle bir durumda Kürtleri inkar ve imha etmek isteyen bir zihniyet ve siyasetle Türkiye bu masadan çok zayıflayarak kalkar. Diğer yandan herkesin eli içinde olursa, herkesin çıkarını gözetecek bir Kürt çözümü Kürt halkının iradesini yansıtmaz, az yansıtır. Bu bakımdan Önder Apo da bu durumu riskli gördü. Hükümet de, Türk devleti de bu durumu tehlikeli görüyor. Böyle bir durum iki tarafın da zararına görünüyor. O nedenle iki taraf da böyle bir duruma düşmeden, karşılıklı iki güç olarak sorunları kendisi çözüp başkalarının el atmasına izin, fırsat vermemek gerekiyor. Bunu kendileri açısından daha yararlı görüyorlar.
Dördüncü stratejik dönem ve devrimci halk savaşı
Bu süreçte bu gelişmenin bu kadar hızlanması Önder Apo’nun 2013 Baharında böyle bir çağrı yapması, hükümetin buna karşılığı, bu adımın 2013 yılı içerisinde önemli düzeyde ilerletilmesi istemi buradan kaynaklanıyor. Herhangi bir bölgesel siyasi çözüm arayışı tam gündeme gelmeden Kürt sorununda taraflar kendi aralarında bir uzlaşmaya varmak istiyorlar. Ama herkes kendi görüşü doğrultusunda, isteği doğrultusunda, politikası doğrultusunda sonca gitmek istiyor. Bu da işin ayrı bir boyutu.
Burada gerçekleşen ne? Kürt Halk Önderi Öcalan net ifade etti: Silahlı unsurlar geriye çekilsin, demokratik siyasi mücadele öne çıksın” dedi. “Bir son değil, yeni başlangıç yapıyoruz” dedi. “Mücadeleden vazgeçmiyoruz, tam tersine yeni bir hamle, demokratik siyasi hamlesi örgütlüyoruz” dedi. 2010 baharında dördüncü stratejik dönemi tanımlarken böyle ikili bir karakteri biz de dile getirdik. Kürt Halk Önderi 31 Mayıs 2010’da geri çekilirken şunu söyledi, “ben demokratik siyasi çözüm stratejisi çizgisindeyim, ama bunu hayata geçirmenin koşulları yok, bu nedenle benim yapacağım bir şey kalmadı, geri çekiliyorum” dedi. “Demokratik siyasi çözümden yana olurlarsa, benden yana olurlarsa ben de görev yapmaya hazırım, hazır noktada duruyorum, şimdi yapacağım bir şey yok” dedi. Bu konuda Önder Apo’ya zaten partinin desteği tamdı. Ortam açmayan, önderlik çözümünü kabul etmeyen devletin ve hükümetin durumuydu. Şimdi 2011-2012 savaşı ardından siyasi mücadeleyi öne çıkartmak zorunda kalınca ön açılmış oluyor; Önder Apo’dan siyasal mücadelenin önünü açması için talepte bulunmuş oluyorlar ve süreç böyle başlamış oluyor.
Kürt Halk Önderi Öcalan böyle deyip geri çekildiğinde bir strateji olarak var olup, ama pasif duruma geçtiğinde 1 Haziran 2010’da KCK Yürütme Konseyi dördüncü stratejik dönemi ilan etti. Bunu devrimci halk savaşı süreci olarak tanımladı. Bu da Demokratik Özerklik çözümünü devrimci halk savaşı hamlesiyle başarmayı ifade ediyordu. Bu da hareketin ve halkın stratejisiydi. Gerilla ve halkın serhıldan ayağı üzerinden yürüyecekti. Anayasa referandumu öncesi bu durum 13 Ağustos 2010’dan 12 Haziran 2011 seçimlerine kadar tekrar değişikliğe uğradı. Seçimler ardından AKP Hükümeti Oslo görüşmeleriyle öngörülen protokollerin pratikleşmesi için ön açmayınca 14 Temmuz itibariyle Demokratik Özerklik ilanı dördüncü stratejik dönemi kesintisiz bir biçimde gündeme getirdi.
Demokratik siyasi mücadele birinci plana çıktı
Dikkat edilirse dördüncü stratejik dönemin iki ekseni, iki boyutu vardı. Bir, önderliğin temsil ettiği demokratik siyasi çözüm boyutu, iki bizim gündeme getirdiğimiz devrimci halk savaşı boyutu. 2011-2012 boyunca Önderlik geri çekildi, demokratik siyasi çözüm duruşu ikinci plana düşürüldü, pasif taraf oldu. Devimci halk savaşı boyutu öne çıktı, birincil taraf oldu, aktifleşti. Şimdi Newroz çağrısıyla Önderlik bu durumu tersine çevirmek istiyor. Açıkça dedi ki silahlı direniş, devrimci halk savaşı unsuru geriye çekilsin, pasifleşsin, ikinci plana düşsün, demokratik siyasi mücadeleyi birinci plana çıkarıyoruz, öne çıkarıyoruz, mevcut gelişmeler üzerinde Kürt sorununa çözüm arayışını demokratik siyasi mücadele hamlesiyle yapacağız. Değişen budur.
Öncesinde de böyle süreçler yaşandı. Yeni gündeme gelmiyor demokratik siyasi mücadele stratejisinin esas alınması. Ta 17 Mart 1993’te önderlik bunu başlattı, yürütemedi, kesildi, 1 Eylül 1998’de daha köklü olarak bu sürece girmek istedi, uluslararası komployu engelledi. 2 Ağustos 1999’da bu süreci yeniden geliştirdi. Yine engellerle karşılaşınca 1 Haziran 2004’ten itibaren bir çatışmalı süreç gelişti. Bazen siyasi mücadele öne çıktı, bazen silahlı mücadele gündeme geldi. Ta ki 2010 baharına kadar. Kürt Özgürlük Hareketi orada daha köklü bir değişiklik yaptı. Şimdi o değişikliği tersine çeviren yeni bir değişiklik yapmak istiyor. Bu noktadaki değişiklik mücadele yol ve yöntemlerindedir, stratejidedir. Tabii işin felsefi boyutu var, tarihsel boyutu var, siyasi boyutu var, ama güncel boyut kesinlikle mücadelenin yol ve yöntemindedir. Başka herhangi bir değişiklik olmuyor. Taraflar, çeşitli güçler tartışıyor, başka hususları belirtiyorlar, herkes kendisi açısından yorumluyor, yalan yanlış tonlarca şey söylüyor. Yüzde seksenden fazlası yalan, yanlış, uydurma, gerçeklikle bir alakası yoktur. BİTTİ
ABBAS TÜRKMEN