Çok önemli mücadeleler ve olaylarla dolu bir yılı geride bıraktık. Bütün saldırılara rağmen Rojava Devrimi kendisini korudu ve geliştirdi. Bölgedeki kanlı çatışmalar içinde, bir çıkış ve çözüm yolu olarak kendisini gösterdi. Bu durum, hem ezilenlere moral verirken hem de ezenlerin Rojava Devrimine karşı daha da diş bilemesine, kin duymasına ve yeni saldırılara başlamasına yol açtı. Qamişlo'daki en son kanlı saldırıya rağmen, Rojava Devriminin halkın sahiplenmesiyle gelişip güçleneceği görülüyor.
2013 Newroz'unda, Öcalan'ın çağrısıyla başlayan diyalog ve müzakere süreci 2015 yılında hızla gelişti. 28 Şubat Dolmabahçe Deklarasyonu bunun açık ve resmi ifadesi oldu. Hükümet temsilcilerinin ve İmralı heyetinin ortak açıklaması bir umut yarattı. Görüşmeler ilk defa bir resmiyete kavuşmuş ve birlikte somut bir yol haritası oluşturulmuştu. Ama bu umut uzun sürmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, o güne kadarki bütün gelişmeleri bir kalemde çizip masayı da devirdi. O günden beri de halk güçlerine karşı azgın bir imha kampanyası her alanda geliştirildi.
HDP etrafında toplanan özgürlük ve demokrasi güçleri bütün saldırılara rağmen 7 Haziran seçimlerine girdiler. Yeni Yaşam çağrısı toplumda büyük destek gördü. Öyle ki, bir çoklarının "Barajı aşamaz, bağımsız adaylarla girilmeli" dediği bir ortamda, HDP rahatlıkla yüzde onüçü aştı. Çünkü geniş halk kesimleri demokratik, siyasi ve barışçı çözüm için HDP'nin mecliste güçlü bir biçimde yer almasını istiyordu. Mecliste güçlü bir biçimde yer alan HDP'nin, bütün sorunların meclis zemininde çözülmesini kolaylaştırması bekleniyordu. Ne yazık ki beklentiler, umutlar, hayaller boşa çıkarıldı. Erdoğan liderliğindeki darbeciler seçim sonuçlarını fiilen geçersiz hale getirdiler. Çözüm sürecinin en iyi dönemlerinde bile savaş hazırlıklarını sürdüren Erdoğan diktası sadece gerilla üslerine karşı değil, HDP'yi destekleyen halka yönelik olarak her yerde azgın bir saldırı başlattı.
7 Haziran öncesi Amed mitinginde ve bir çok yerde yapılan kanlı saldırılar seçimden sonra da artarak devam etti. Suruç, Ankara katliamları ve HDP yöneticilerine yönelik suikast çabaları içinde 1 Kasım seçimlerine gidildi. AKP diktasının amacı HDP'yi barajın altında bırakıp tasfiye etmekti. Hiç bir miting-seçim çalışması bile yaptırılmayan, medyada ambargo konan HDP ağır saldırılar altında seçimlere katıldı. Aslında, bu hukuksuz şartlarda seçimler boykot edilebilirdi. Ama HDP, demokratik siyasi çözüm seçeneğini güçlendirmek ve başarıya ulaştırmak için, meydanı halk düşmanlarına bırakmamak için her şeye rağmen seçimlere katıldı. Bu ağır saldırılar altında halkın desteği sürdü ve her şeye rağmen barajın aşılması bir başarı oldu.
Halkın demokratik-siyasi çözümü tercih ettiğini bir kez daha gösterdi. Ne var ki, Erdoğan diktasının kararı çoktan verilmiş ve uygulamaya geçmişti. Başlatılan kanlı inkar ve imha savaşı her yerde sürüyor. Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin ve Dargeçit'te ilan edilen son yasaklarda 59 kişi katledilirken, Temmuz'dan bu yana 61'i çocuk, 36'sı kadın olmak üzere katledilen sivillerin sayısı 244'e yükseldi. Erdoğan'ın yılar önce ilan ettiği "Çocuk da olsa, kadın da olsa gereği yapılacak" emri acımasızca uygulanıyor. Erdoğan ve AKP de, Ergenekoncularla birlikte "devlet aklı"nın ortak politikası olan inkar ve imha siyasetine sarılmıştır. "Statükoya karşıyız, vesayet rejimine son verdik" gibi büyük laflar eden AKP diktası vesayetin, statükonun bekçisi ve fedaisi olmuştur. Demokratikleşme, reformlar gibi tüm lafları da bırakıp yeniden güvenlikçi-askeri politikalara sarılarak kanlı bir yola girmiştir. Bu yol çözüm yolu değil, savaş ve kan yoludur. Bu yol ülkeyi ve toplumu birleştirmeye değil, bin bir parça etmeye yol açmaktadır.
Kürtler siyaset dışına itilirken onlar adına herkes konuşmaktadır. TV programlarında bile bir tek HDP'li çağrılmadan, hükümet yanlısı bir sürü uzman, gazeteci, siyasetçi kendi kendine konuşmaktadır. Üstelik Kürtler adına da kendileri konuşmaktadır. Sonra da sohbetler "Kürtler daha ne istiyor?" söylemine dönüşmektedir. Bir yandan bin yıllık kardeşlik lafları, bir yandan da daha ne istiyorlar söylemi durumun vahametini gösteriyor. Kürdistan halkına ve tüm ezilenlere açıkça kayıtsız şartsız teslimiyet ya da imha dayatılmaktadır. Kanlı Esedullah timlerinin duvarlara "Türk'sen övün, değilsen itaat", "Kurdun dişine kan değdi" vb. yazması niyetlerin açığa vurulmasıdır. Bu şartlarda teslimiyet ölüm demektir.
Türkiye'nin bütün ezilenleri meydanı savaş vampirlerine bırakmamak, Kürtlerle birlikte mücadeleyi yükseltmek zorundadır. Demokratik-siyasi çözümün yeniden gündeme girmesi ancak o zaman mümkün olacaktır. O zaman hep birlikte ve bütün gönlümüzle yeni yılları kutlayabiliriz. O yıllara ulaşmak dileğiyle...