Bu kez tembellik yapacağım. Bir dostun ilettiği bir nota ilişkin yazdıklarımı, gelinen noktadan itibaren daha da geliştirilmesi dileğiyle, yılın son yazısı olarak paylaşacağım. Yeni yılın zaferi müjdelemesi ve Rojavalı, Kobanêli özgür ve onurlu yaşamlar dileğiyle.
"Sevgili Metin, biliyorsun ki seni epey zamandır izliyorum. Ve görüyorum ki sen sınıf mücadelesini bir ulus, Kürt Ulusu üzerinden yürütüyorsun. Yazdıkların ve söylediklerin, görünen ve güncel gündemde makul de. Hatta az şeyler bile söylüyorsun. AMA durduğun yer ve ürettiğin çözümler bugünle örtüşmüyor. MU? Ben mi öyle görüyorum. "
Sevgili Dost, İlgin ve notun için çok teşekkür ederim. Düşüncelerini ciddiye alıyorum, çünkü önemli buluyorum.
Bir insanın, her konuda olduğu gibi sınıf mücadelesine bakışı da, elbette bulunduğu pencereden olacaktır. Birçok arkadaşımla bu konularda farklılaştığımı söyleyebilirim. Ama kendimce söylemeyeceğim tek şey, sınıf mücadelesi sorununu Kürt ulusal mücadelesi sınırları ile tanımlamak iddiası olabilir. Ama bu ikisinin birbirinden kopuk olduğunu düşünmek de sınıf perspektifinden kopuş demektir.
Öncelikle, ben "kesintisiz devrim" ile yürümeyi hala sürdürüyorum: Demokratik devrim ve onu tamamlayacak olan sosyalist devrim, yani işçi sınıfının iktidarı. Son otuz kırk yılı düşünürsek, demokratik devrime ilişkin görevlerin neredeyse bütününün Kürt Özgürlük Hareketi tarafından gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Üstelik Rojava gibi bir örnek, klasik tanımlarımızla Demokratik Devrim sınırlarını bile haylice aşmıştır. Ortadoğu’nun Komün’ü diye tanımlamam bundan dolayıdır.
Biliyoruz ki, ister dinsel, ister sınıfsal ya da cinsiyete bağlı olsun, her toplumsal olayda olduğu gibi, Kürt özgürlük mücadelesi de sınıf ilişkilerinden, yani sınıf çatışmalarından yoksun olamaz. Yani bu mücadele halkların özgürlüğü noktasında ortaklaşırken, sınıfsal ayrışmalardan ve bunlara bağlı çatışan perspektiflerden ayrı kalamaz. İşte bu noktada da sınıf mücadelesiyle bağlantılı bir savaşım içinde olduğumuz gerçeğini yakalamak gerekir.
Bu yürüyüşü demokratik devrimle sınırlamak isteyenler elbette olacaktır. Bu aşamayı yeterli bulup burada durmak isteyenler karar haklarını bu noktada kullanarak devrimci yürüyüşlerini durduracaklardır. Ama ben nihai iktidara yönelik olarak bütün halklardan işçi sınıfının yürüyüşünü sürdürmek isteyenlerle birlikte bu uzun yürüyüşü gerçekleştirebilmek için "devam" diyeceğim. Kendileriyle ilk buluştuğum günden beri Kürt Özgürlük Hareketi'nin bütünü benim bu düşüncelerimi böyle bilip, beni bu halimle bağırlarına bastılar.
Türkiye’de işçi sınıfı hareketini yeniden canlandırabilmek için, öncelikle militarizm ve milliyetçiliğe karşı güçlü bir mücadele vermek ve daha da önemlisi bu mücadeleyi kazanmaktan geçtiğini hep düşündük. Bu gün için, Batı’da işçi sınıfının büyük çoğunluğunun sınıf bilinci, örgütlenme düzeyi, sınıf dayanışması, sınıfın iktidarı için mücadele gibi temalardan uzakta olduğunu söyleyebilmek zor olmasa gerek. Varlığı doksan yıldır körüklenen ve savaş ile diri tutulan milliyetçiliğin, sınıf içerisinde de yaygın ve egemen bir düşünce olduğunu biliyoruz. Bu düşüncenin, bugün giderek azalsa da, geçmişimizde yoğun olarak sol hareket içinde de varlığı, bizim sistemden kopuşumuzu da haylice engellemedi mi?
Batıda sosyalist devrimin de örgütlenebileceği bir demokrasi ortamının (Nisan Tezleri) inşasının ilk adımının, özellikle sınıfın milliyetçi damarını kesmek olmalıdır diye düşünüyorum.