Öldürülen en küçük kaçakçıyım. Şecerem bu, esamim böyle okunur. Kaçakçının halleri çoktur, siyasi hal, çay hali, tütün hali. Biz kaçakçının Kürt haliyiz. Buralarda çay-kahve içmek, sınırı geçip akrabalarımızla Kürtçe muhabbet etmek de kaçağa girer. Biz hep geçeriz, hep aşarız. Kaçakçı Kürtçesiyle iz sürerek sınırı geçerken kendimizden de geçeriz. Sınır dediğin üç öğün korku, beş vakit açlıktır. Açlığımızı Kürtçe konuşarak giderir; Türkçe konuşunca hiç doymayız. Çay suyun gülmesidir, kaçak çay kahkahası. Suyun yaşını küçültüp dedelerimiz, taşın yaşını büyütüp abilerimiz asılmıştır; duyarız, biliriz. Buralarda devlet gökten yere yağar, parçalarımız yerden göğe yükselir. Teyyareler, telsizler, tanklar çok dedikoducudur. Sonrası malum; ölüm Allah'ın emri değil?
Kaçakçının halleri çoktur, en çok da ölüm hali. Ben "siyasi çocuk” değilim, cumhuriyet ve devlet, farz mıdır, sünnet midir, bilmem ama kaçakçılığın ve ölümün hayatın farzı olduğunu bilirim! Ölüm ilköğretim gibi mecburi ve meccanidir buralarda; çok ölmeyiz çok öldürülürüz. Devletin olduğu yerde ölüm de çoktur, yakından biliriz. Şimdi biz "kazara” öldürüldük ya ardımızdan neler anlatılacak. Yalandan hangi devlet ölmüş ki! Yeraltından aldığımız duyumlara göre "Bölge kalkınırsa kaçakçılık biter” masalı yürürlüğe girmiş bile. Deri değiştiren yalanın yüzüne karşı soralım; bu "kalkınma” hamlesi "dil kaçağı!”nı da kapsayacak mı? "Yasal” ama "meşru” olmayan mecburi ve meccani Türkçe her Kürt için "kaçak dildir!” ama nedense Kürtçe'nin adı kaçağa çıkmıştır. Nereye kadar? "zimane zigmaki” (ana karnındaki dil) deriz biz, "kaçak” değil yerleşiktir kadim dilimiz. Yaşıma verip kulaklarınızı tıkamayın; başkasının ülkesine zorla el koymak da dil yapmak da ayıptır, günahtır, zulümdür, cinayettir. On iki yaşımın saflığıyla derim ki; her dil kavminin ağzına geri iade edilsin, sonra da her kavim komşu dilleri gönüllü öğrensin ki sınırları Türkçe geçmeyelim! Siyasi ablalar, abiler konuşurken duymuştum; dil varlığın eviymiş, dünyamızın sınırları dilimizin sınırlarıymış. Kendi dilimizin kaçağı, "kaçakcısı” olmuşsak, görevliler her gün üstümüzde başımızda kaçak çayın yanısıra "kaçak Kürtçe” de arıyorsa, ne gelir elimizden kaçak(çı) olmaktan başka.
Kürtlere "Türk” deyince ellerine ne geçtiğini biri bana anlatırsa devrime kadar dinlerim. "Türk” dediklerinde şaka makamında "Tarih başka keder vermesin!” derdi kaçakçılıktan rahmetli dedem. Sonra da, "Türkçe, Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir, halklara ve dillere yapılanlar bir yana, Türkçe'nin Türklerden çektiği nedir!” diye ekler, kaçak çayını yudumlayıp kaçak tütününden kaçak bir nefes alır dağlara kadar üflerdi. Ağzımıza zorla takılmış "yapma dili” sahibine iade etmek istiyoruz ama kabul eden yok. Ben siyasi heval değilim, diyalektik filan bilmem ama, insanın kendi dilini kabul etmemesinin ne yaman çelişki olduğunu şuncağız aklımla bilirim. Kaçakçı deyip geçmeyin. Ömrümüzü uzatmak için işaretlerimiz vardır. Sınırdan geçerken yapma çiçeğe rastlarsak yandan geçeriz. Dilimize taş bağlarız ki Türkçe konuşup yakalanmayalım. Ne yiyip içtiğimiz, hangi dağa çırak durduğumuz ortada. Devlet neyle geçiniyor merak ediyorum, harçlığı nereden alıyor, ayakkabı kutularını kim taşıyor? Yanlışsam bağışlayın, ortalıkta görünmeyen "illegal” tanrı boş zamanlarında buralara uğrayıp çayımızı içse, tüm dilleri bildiğine göre Kürtçe dillenip dünyanın dedikodusunu yapsak. Büyünce dağ olacak çocuklardan biri olarak derim ki; son gömülen mezar kapısını iyi çeksin; ordular, devletler içeri girmesin. Taziye evlerinin üstünde uçaklar uçmasın. Ömrüm yeni yıla yetişmediyse de; "kaçak” dilim, kaçak ömürler sağ olsun. Kürtçe'nin tüm dillere selâmı var. Yeni yılınız Kürtlü olsun...