“Terk edilmiş cesetler azar azar çamura battı, bir çukurun dibine doğru kaydı ve kısa süre sonra bir toprağın altına gömüldü. Hücum sırasında, yarısı açığa çıkmış bir kola ya da bacağa takılıp sendelerdik. Bir cesedin suratının üzerine düşünce dişlerimizin arasından küfrederdik - bizim dişlerimizin ya da cesedinkilerin. Bu sinsi cesetler insanın ayağına pek fena çelme takıyordu. Ama künyelerini boyunlarından koparmaya fırsat bilirdik bunu, böylece bu anonim et yığınlarını hafızasız bir gelecekten kurtarabilir, onları resmi varoluşa yeniden iade edebilirdik, sanki meçhul askerin trajedisinde isim kaybolmasa hayat o kadar da kaybedilmiş olamaz gibi.”

“Yeniden Anımsanan Savaş” farklı türlerde eserler veren Geoff Dyer’ın Türkçeye son çevrilen kitabı. Daha önce kurgu, eleştiri, seyahatname gibi yazın türlerine tanıklık ettiğimiz yazarın farklı bir denemesi aynı zamanda. Süregelen eserlerinden farklı bir konu seçiyor bu sefer kendisine yazar: “Savaş”. Üstelik insanlık tarihinin tanıklık ettiği en büyük yıkımlardan biri olan Büyük Savaş’ı yani I. Dünya Savaşı’nı kaleme alıyor. Yer yer tanıklıklar ve aktarımlarla ilerleyen kitap, Dyer’ın sabır dolu çalışmasının bir sonucu.

Kitap savaş ve kayıplar ile açılıyor. Dyer’ın beslendiği ise daha çok heykeller ve anıtlar. Savaş fotoğrafçılığı ve bugüne aktarılan fotoğraflar bittabi değerli; lakin Dyer’ın derdi daha çok “donmuş” olan an. Yüzlerce insanın kanına bulanan bir meydana dikilen herhangi bir anıt veya savaşta yaşamını yitirmiş birinin heykelinde başka bir aktarım olduğunu savunuyor ve ekliyor: “Fotoğraf geçen zamanın kaydı; hem (ona bakan insanlara göre zamanda sabit olan) heykelle ilişkili olarak, hem de (heykel artık fotoğraftaki haline benzemediğinden) onun vasıtasıyla geçen zamanın… O halde gördüğümüz şey, heykelin kendisinin zamanın içinden geçişi; ya da, daha doğru bir ifadeyle, heykel tarafından yaşandığı haliyle zaman.” Fotoğrafların etkisi, özellikle savaş fotoğraflarının, uzun süre etkisini sürdürmekte.

Örneğin yaşamını kaybeden bir arkadaşımızın ya da yakınımızın fotoğrafına uzun süre bakmak istemeyiz. Fotoğraftaki göz ile göz göze gelmek dahi üzer, yıpratır bizi. Savaş söz konusu olduğunda da yıkıcı fotoğraflara bakmaktan imtina ederiz. Yıkılmış bir kentin fotoğrafına bakmak üzücü bir etki yaratır, aynı şekilde patlama anında hayatını kaybeden insanların yerde olduğu veya kopan uzuvların olduğu fotoğraflara bakmak bizde harekete geçmeye yönelik bir duygudan ziyade bir sinmişlik hissi geçirir. Umutsuzca o fotoğraflara bakmanın kimseye bir yararı yoktur. Aksine fotoğraflardaki şiddet, bu şiddeti sıradanlaştırmaya yöneltir bizi. Lakin heykeller ve anıtlar öyle değildir. Heykel o anı muhafaza eder veya dondurur. Heykelle karşılaşmak “o yıkım burada yaşandı ve ben şimdi o ana tanıklık ediyorum” hissi verir. Yazar da kitap boyunca bunu savunmakta.



Vekil ölüler



Büyük Savaş’ın yarattığı tahribat rakamlardan elbette fazla. Birçok erkek cepheye gitmek ve hayatından vazgeçmek zorunda. Gönüllü olarak gidenlerin sayısı fazla olsa da savaş esnasında bu gönüllülük esası ortadan kalkıyor. Çok fazla yıkım ve çok fazla kayıp var. Yaşamını kaybedenler için düzenlenen geçit törenlerinde zamanla azalan bir çoşku var, hatta savaşın bitmesine yakın bu geçit törenlerinde muzaffer hiçbir şey yok. Savaşın başlamasından az bir süre sonra ölüler için düzenlenen bu geçit törenlerinde ordunun görevi zaferi kutlamak değil Dyer’a göre, ölenleri temsil etmek. Hayatta kalanlar ölenleri onurlandırırken, dolaylı olarak birer tanık olmaları haricinde savaşın nihai anlamının, yani fedakarlığın dışında bırakılmayı onaylıyorlardı. Yaşayanların görevi takdir göstermek, takdir edilmek değil. Ölenler için düzenlenen geçit törenlerinde yürümeleri ise salt bir zorunluluktan ötürü. Onlar da savaşın vekil ölüleri çünkü, onların da sırası gelecek. Askere alınmak için sıraya giren erkeklerin fotoğrafları da bu yüzden bu kadar hüzünlü. Henüz yaşanmamış ama yaşanması muhtemel bir anın düşüncesi ile çekilmiş yüzlerce, binlerce vesikalık. Hepsi bundan sonraki yaşamının nasıl şekilleneceğini ve kendisine biçilen ya da kendisinin tahayyül ettiği ölüm şeklini biliyor. Yazar bu askeri kayıtları şöyle özetliyor: “1914’te askere alınanlar hayaletlere benzerler. Katledilmek üzere sıraya girerler: Zaten ölmüşlerdir.” 

Dyer farklı bir kurmacanın ortasına bizi bırakıp uzaklaşırken aklınızda sürekli bu coğrafyada yaşamını kaybedenlerin hatıraları, fotoğrafları, heykellerin görüntüleri dönüyor. Heykele bile düşmanlar beliriyor sonra bir yerde. Mahsum Korkmaz’ın (Agit) heykelini yıkıp üzerine basan, devrilen bir heykelin başında gururla poz verenler. Heykeller ve anıtlar katliamların, savaşın; katledilenlerin belleğimizden silinmemesi için üretilen yapılar. Bu algı egemenler için de böyle, ezilenler için de. Heykel üzerinden savaş aygıtlarını işletmek ise sadece egemene özgü bir davranış. Sovyetler’den sonra Lenin heykellerinin yıkılması ya da 15 Temmuz gecesi Ankara Tren Garı’ndaki 10 Ekim Anıtı’nın yıkılması aynı şey. 

“Yeniden Anımsanan Savaş” Dyer eseri gibi olan; ama olmayan, savaş ve anımsama, yas, toplumsal bellek üzerine değerli bir çalışma. Savaşın yıkıcılığı ve barışın gerekliliğini bir kez daha anlamak, anımsamak açısından da ayrı kıymetli. Kitapta bir savaş mağdurunun da aktardığı gibi: “Barış ihtimali karşısında gözlerimi ovuşturmaya başlıyorum. Bana öyle geliyor ki bu, daha önce yaşanan her şeyden daha fazla cesaret gerektirecek… İnsan, ölenlerin sırf savaş süresince ölü olmadığını nihayet tam olarak idrak edecek.”     



Yeniden Anımsanan Savaş / Geoff Dyer
 / Everest Yayınları
2016